İran 9: Yezd’den Persepolis üzerinden Şiraz…

Aberkuh.

İran’ın Yezd eyaletinde Aberkuh Şehristanı’nın yönetim merkezi.

Yaklaşık 4 bin 500 yaşında olduğu düşünülen ve Sarv-e Aberkuh isimli bir selvi ağacına ev sahipliği yapıyor. 

Ve eğer Yezd ile Şiraz arasındaki yaklaşık 440 kilometreyi bir an önce almak ve zamandan tasarruf etmek adına Qahqai Hosteldeki güzelim kahvaltıdan vazgeçip nasıl olsa yolda bir şeyler atıştırırız diye erkenden yola çıkan 3 gezginseniz, Aberkuh’da kahvaltı edebileceğiniz bir yer bulmak için daha çok zaman kaybedeceksiniz kesin bilgi. 

Hedefimizin Şiraz olduğu o sabah erkenden düşüyoruz yollara. Amacımız yukarıda da dediğim gibi kahvaltıyı yolda yapıp bir an önce Persepolis’e oradan da Şiraz’a ulaşmak. (Persepolis Şiraz arası da 60 kilometre…)

Aberkuh’da kahvaltı edecek bir yerler arıyoruz ama nafile. Restoran-çayhane benzeri küçücük yerlerde genelde sadece büyük bir tencerede dumanı tüten, çorbadan daha koyu kıvamda bir yemek var. Müşteriler sefertasları ile gelip alıp gidiyorlar. Çoğunda oturup yemek yiyecek bir masa falan da yok zaten. Bir tanesinde tencerenin içindekine şöyle bir bakıyoruz, bize göre değil. Sonunda bir işletme sahibi bizi “aç kalmayın turistler, yaparız bir şeyler” şeklinde dükkanına davet ediyor, bol salçalı bir omlet yapıyor ve ekmeklerimiz bana bana yiyor, çaylarımız içiyoruz.

Sonra yeniden yollara…  

Sarv-e Aberkuh’da harcayacağımız zamanı ise Persepolis’e saklıyoruz.

Kaşkay Türkü Ali’nin arabasında diğer bir Kaşkay Türkü Ozan Hamid Ahmedi’yi dinleyerek yol alıyoruz. Anlaşılır saf bir Türkçe ile “Hani benim şirin dilim?” diyor türküsünde Hamid Ahmedi.

İran’da hala okullarda Türkçe yasak. Coğrafya değişiyor ama dertler aynı diye düşünüyorum.

(Yazının bundan sonrasında Qashqai yerine Türkçe Kaşkay sözcüğünü kullanacağım izninizle. Bu ana kadar Ali’nin Hosteli hatırına Qashqai diye yazmıştım ama artık konu derin…)

Türk soylu Kaçar hakimiyetini devirip başa geçen ve İran’ı 1941’e kadar yöneten Rıza Şah Pehlevi ve 1979’daki İran Devrimine kadar iktidarda kalan selefi Muhammet Rıza Pehlevi’nin Pan-Farsist politikalarından Kaşkaylar da nasibini almış, sindirilmişler. Sadece dillerini yasaklamakla da kalmamış Pehlevi’ler. Ağır vergiler, zorunlu yerleşik hayata geçirme, kılık-kıyafet zorunluluğu gibi dayatmacı politikalara maruz bırakmışlar Kaşkay’ları. 

Pan-Farsist politikalarının Kaşkaylar üzerindeki etkisi üzerine ilginizi çekerse Zühre Nur Pehlivan imzalı bir makaleyi şuraya bırakayım: Muhammed Rıza Şah Döneminde Kaşkaylar… Bir de fragman olarak şu cümleyi alıntılayayım; “II. Dünya Savaşı’nda Kaşkaylar İran’da önemli bir güç oldu. Hatta eğer Hitler Savaşı kazansaydı Kaşkay İlhan’ı (Kaşkaylar’ın lideri) Nasır Han’ın İran’ın başına geçme olasılığı bile düşünülebilirdi.” Nasıl fragman kısmı merak uyandırıyor değil mi?

Bu arada Kaşkaylar Pehlevi’lerin Pan-Farsist politikalarından yıldıklarından İran Devrimi sürecinde Mollaları desteklemişler ama sonuçta yine biraz hayal kırıklığı yaşamışlar. Yukarıda da dediğim gibi İran’da hala okullarda Türkçe yasak.

“Hani benim şirin dilim?” diyen Hamid Ahmedi türküsü ile konuya girince biraz dağınık oldu, bağışlayın Kaşkaylar kimdir onu bile yazmadan tarihlerinin can sıkıcı bölümüne girdim.  

Kaşkaylar, İran’daki Azerilerden sonra en kalabalık Türk kökenli halk; sayıları 2 milyon kadar… 

Çoğunluğu Güneydoğu İran’da, Fars eyaletinde, Şiraz çevresinde yani Zağnos dağlarının eteklerinde yaşıyorlar ve “artık” azınlığı göçebe bir halk. Ve bence Azerilere kıyasla konuştukları Türkçe çok daha anlaşılır, çok daha güzel.  

İran’a 11. veya 12. yüzyılda gelmişler ve asırlarca İran’ın güneydoğusundaki zorlu çöl koşulları ile yaklaşık 500 kilometre güneydeki sıcak İran körfezi kıyıları arasında göç ederek yaşamışlar. Kaçınılmaz bir şekilde modern zamanlarda bu geleneksel yaşam tarzını sürdüren Kaşkay sayısı azalmış tabii ki.

19. yüzyılda İran’ın en güçlü kabilelerinden biriymiş Kaşkaylar. Hatta Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın yanında yer alıp İngilizlere karşı savaşmışlar. Zaferler elde etmişler. 

Ama sonrası yukarıda sözünü ettiğim Pehlevi’ler dönemi. 

Ertesi akşam Şiraz’daki ikinci gecemizde bir Kaşkay gecesine, Ebrahim Kohendelpour konserine gideceğiz. İzleyicilerin çoğunluğu geleneksel Kaşkay kıyafetlerini giyiyor olacak. Konserde tombak (darbuka) çalan genç delikanlının solosuna hayran kalacağım. Etrafımızdaki izleyiciler, konser öncesi sunum yapan genç Kaşkay kızının sunumu Türkçe değil de Farsça yapmasından hoşlanmayacaklar. Ali bizi Kaşkay dostlarla tanıştıracak. Nusret her zamanki gibi hepsiyle Serdar’la bana kıyasla çok daha iyi iletişim kuracak. Antalya’dan geldiğimizi öğrenen ve Antalya’da birkaç kez tatil yapmış bir bayan “İran’ı, Şiraz’ı nasıl bulduğunuz diye soracak?” “İran’ı sevdik, Şiraz da İsfahan da güzel şehirler” diyeceğim, “Bir de burada yaşamayı deneyin” diye imalı bir yanıt verecek…

Ve biz tanıştığımız Kaşkayları seveceğiz.

İran’a gitmeden uzun zaman önce Mohsen Namjoo (Muhsin Nâmcû) dinlemeye başlamıştım. Çok sevdiğim, sıra dışı bir yaşamı olmuş, olağanüstü bir sanatçı. Dinlerken, Farsça’nın ne kadar melodik, kulağa nasıl hoş gelen bir dil olduğunu fark edersiniz. Zolf, Nobahari, Ey Sareban gibi şarkıları, sözlerini anlamasanız bile nasıl da güzeldir…

İran biletlerini aldıktan sonra saf saf araştırmıştım internette acaba o tarihlerde Mohseen Namjoo İran’da olabilir mi diye? Ancak o aşamada öğrendim Mohseen Namjoo’nun İran’da albümlerinin satılmasının, çoğaltılmasının ve hatta dinlenilmesinin bile yasak olduğunu. Hatta Namjoo’un İran’a dönmesi de mümkün değil, yasak çünkü… Sıra dışı yaşamını merak edenler Google’a bakıversinler, dinlemek isteyenler de Youtube’a. Neye niyet neye kısmet, ben saf saf Mohseen Namjo o tarihlerde İran’a olabilir mi acaba diye araştırırken İran yerine aynı tarihlerde New York Filarmoni Orkestrası ile konseri olduğunu ve biletlerin aylar öncesinden tükendiğini öğrendim. Sonra da Şiraz’da kendimi hiç planda yokken çok daha mütevazi bir başka İranlı sanatçının konserinde buldum.  

Yazıya bir Zolf dinleme molası vermeye dersiniz?

Amerikalılar New York Filarmoni ile konserinin reklamını yaparken Mohseen Namjo için İran’ın Bob Dylan’ı demişler. Oldum olası hiç hazzetmedim bu tip benzetmelerden. Bence Mehmet Özdilek, ismi kendisine lakap olarak verilen Belçikalı Enzo Scifo’dan çok daha iyi futbolcuydu, Riviera, namıdiğer Côte d’Azur, “Türkish Riviera” Antalya’nın eline su bile dökemez ve ben Mohseen Namjo’yu Bob Dylan’a tercih ederim…

Şiraz’a kadar yol uzun. Yol kenarlarında mola verip derme çatma büfelerde görüntüleri mekanla uyumsuz modern kahve makinelerinden çıkma Americano’larımız içiyor, bir keresinde de aramızdan biri “bayanlar” ve “erkekler” sözcüklerinin Farsça yazılışını yanlış anımsadığı için bayanlar tuvaletine giriyoruz. Allahtan içeride kimsecikler yok ama uzaklardan bizi gören bir grup bayağı bir gülüyor halimize…  

Persepolis’ten önde 2 durağımız var. İlki Persepolis’e yaklaşık 70 kilometre mesafedeki Pasargad.

Pasargad İsa’dan önce 6. yüzyılda Büyük Kiros (Cyrus the Great) tarafından kurulan Pers İmparatorluğu Ahameniş Hanedanının ilk başkenti olan antik kent. Burası UNESCO Dünya Mirasları listesinde de yer alıyormuş. Ve tüm Pers İmparatorlarının en büyüğü II. Kiros’un yani Büyük Kiros’un da mezarı burada. 

Mezarı burada dedim ama bu konuda biraz kafa karışıklığı da yok değil. Mezarın Büyük Kiros’a ait olduğuna dair kesin bir kanıt yok. Yunanlı tarihçilere göre Büyük İskender mezarın Kiros’a ait olduğuna inananlardanmış. MÖ 331’de Persepolis’i ele geçirip yakıp yıktıktan sonra Pasargad’a da uğramış ve mezarı açtırtmış. İçeride altın bir yatak yine altından bir tabut ve daha başka değerli mücevherler bulmuşlar. Bir de yazıt. Her ne kadar yazıt günümüze ulaşmamış olsa da Yunan tarihçi Strabo’ya göre şöyle yazıyormuş: 

“Ey yolcu, Ben Kiros’um, Perslere bir imparatoluk verdim ve Asya’nın kralıydım. Bana ve bu anıta kin besleme…”

Merhametli bir hükümdar olan Kiros tarihe, fethettiği topraklardaki insanların özgürce yaşayıp ibadet etmesine izin vermiş. Ayrıca tarihin en hayırsever hükümdarı olarak da biliniyormuş.

Kiros’un merhametli olduğuna dair en bildik kanıt ise Babil’e sürgün edilen Yahudi esirleri salıvermesi. Kiros bu Yahudilerin vaat edilen topraklarına geri dönmelerine izin vermiş. Yahudiler de bir el yazmasında bu Pers İmparatorun’dan “Tanrı’nın onları Kudüs’e geri döndürüp tapınaklarını yeniden inşa etmelerini sağlasın diye diğer krallıklara üstün kıldığı bir kurtarıcı” olarak övgüyle bahsetmişler.

Bir de enteresan bir bilgi; İslam döneminde, neden olduğu konusunda kimsenin bir fikri olmasa da mezarın Süleyman Peygamberin annesine ait olduğuna inanılıyormuş. Bu nedenler de kutsal sayılmış.

İşte bu merhametli İmparatorun mezarında her yıl 29 Ekim günü, yani Kiros’un Babil’de Yahudi esirleri salıverdiği gün, yüzbinlerce kişi toplanır bu sevilen imparatoru veya kim bilir belki de Süleyman Peygamber’in Annesini anarlarmış…

Fakat daha sonra İran hükümeti bu 29 Ekim ziyaretlerini yasaklamış. Eğer yolunuz düşerse 29 Ekim günü Pasargad kapalı, bilginiz olsun.

Pasargad’da sadece kentin girişinde bizi karşılayan Büyük Kiros’un mezarına şöyle bir bakıp çıkıyoruz.

Sonraki durağımız Nakş-ı Rüstem.

Persepolis’e sadece 12 kilometre mesafedeki bu kayalıkta Ahameniş Krallarının mezarları var. Tamamı 7 adet. Bu mezarlara bir de Sasani Krallarına ait devasa kaya oymaları eklenmiş birkaç yüz yıl sonra.

Buradan geçerken mutlaka uğranılması gereken Nakş-Rüstem’den sonra gezinin benim için 3 önemli durağından ikincisi Perspolis’in kapılarına ulaşıyoruz. (Önceki bölümde anlattığım Sessizlik Kuleleri, Persepolis ve sonraki gün Şiraz’da ziyaret edeceğimiz Nasr El-Mülk Camii)

Persepolis sözcüğü benim için çok uzun süre sadece Marjane Satrapi’nin otobiyografik çizgi romanından uyarlanan 2007 yılı yapımı animasyon filmiydi. İzlemişsinizdir, İran’da İslam Devrimiyle değişen hayatları, yaşıtlarından biraz daha olgun ve açık sözlü, Punk müzik, Abba ve Iron Maiden seven bir kız olan dokuz yaşındaki Marjane’nin gözünden anlatır. İzlemediyseniz de mutlaka izleyin derim.

Film olan Persepolis’ten antik çağların en önemli kentlerinden Persepolis’e geçişim ise İran seyahatimizin hemen öncesinde olabildi ancak. 

Persepolis, Pers İmparatorluğu’nun Pasargad’tan sonraki başkenti olarak milattan önce 6. yüzyılda, I. Darius tarafından kurulmuş. Anadolu’dan Hindistan’a kadar uzanan görkemli imparatorluğuna yakışan, dillere destan bir başkent istemiş Darius. 

Doğal olarak da Persepolis’in kurulması bayağı bir zaman almış. Neredeyse 150 yıl. Darius’un ardından gelen I. Xerxes de şehri büyütmüş, bir sürü anıtla doldurmuş.

Persepolis’e kompleksine giriş yaptıktan sonra aracımızı park edip, 200,000 Riyal karşılığında biletlerinizi alıyoruz (Yazının yazıldığı 7 Nisan 2020 tarihinde yaklaşık 32 TL). Gişelerden çıktıktan sonra bizi karşımızda bizi bekleyen iki taraflı bir çift merdivenle çıkabileceğimiz yüksekçe bir platform ve uzaklardan görülmeye başlanan kentin sütunları. 

Platforma iyice yaklaştığınız noktada bilet kontrolü yapılan bir geçiş var. Çantalarınız da aranıyor. Şu an bir x-ray cihazı var mıydı yoksa yok muydu anımsamıyorum ama bu çanta kontrolünün bayağı ciddiye alındığı kalmış aklımda. Ardından da sırt çantanızı bu noktadaki emanete bırakıyorsunuz. İçeri sırt çantası ile girmek yasak. Fotoğraf makinesi ise serbest.

Tam bu kontrolü geçer geçmez bir öğrenci grubu ile karşılaşıyoruz, gençler bizimle biraz İngilizce bazıları biraz Türkçe konuşabilmek için yarışıyorlar. Eğlenceli anlar yaşıyoruz. 

Merdivenleri çıktığımızda karşımıza çıkan Persepolis hakkında hiçbir fikriniz olmasa bile “aa ben burayı biliyorum” diyeceğiniz tanıdık bir yapı; Xerxes’in Kapısı veya daha bilinen ismiyle Tüm Uluslar Kapısı. Önceden mutlaka bir yerlerde fotoğraflarını gördüğünüz Persepolis’in meşhur giriş kapısı. Bir zamanlar burada yabancı heyetler bronz trompetlerle karşılanırmış. Serdar’la beni karşılayan trompetler yerine birbirlerinin bir sürü fotoğrafını defalarca çekip, kapının adam gibi bir karesini çekebilmemiz için dakikalarca beklememize neden olan turist grubu olsa da…  

Sonrasında Persepolis’de 2-2,5 saat kadar zaman geçiriyoruz. Bir sürü fotoğraf çekiyoruz, müzeyi geziyoruz. Darius’un bir zamanlar görkemiyle İskender’i kıskandıran sarayı Apadana’dan geriye kalanları izliyoruz. Yüzlerce yıllık heykelleri, sütunları, Tüm Uluslar Kapısı gibi görünce çok bildik gelen duvar kabartmalarını kendi gözlerimizle görmenin keyfini çıkarıyoruz.

Eğer Büyük İskender M.Ö 331’de şehri ele geçirip kuruluşundan sadece 3 yüzyıl kadar sonra yerle bir etmeseydi acaba Persepolis’den kalanlar nasıl olurdu diye merak etmeden yapamıyoruz…

Fikrimi sorarsanız Persepolis’e en az 2-3 saat ayırmalı. Eğer cidden güzel fotoğraflar çekmek istiyorsanız belki daha çok. Çünkü Persepolis oldukça turistik, dolayasıyla da kalabalık ve kadrajınızda kimselerin olmadığı karelerin peşinde koşuyorsanız, kolay gelsin…

Persepolis sonrası bilet aldığımız ana giriş kapısına yakın lüks görünümlü Apadana Hotel’in şık restoranında kebapları götürüyoruz. Sabah güne salçalı omletle başladık, gün boyu yoldaydık, hala Şiraz’a kadar bir 60 kilometre daha yolumuz var ve kendimizi şımartmayı hak ettik. 

Yemek sonrası otoparka yürürken hediyelik eşya dükkanlarına uğruyoruz tabii ki ve orada karşımıza çıkan bir kitapçıda sevgili Zafer Bozkaya’nın İran Gezi Rehberi’ni Nusret satın alıyor. Zafer Hocamın kitabı ve Lonely Planet’ın İran’ı zaten gezinin başından beri benim çantamda var. Nusret de İran Gezi Rehberi’ni elinden düşürmüyor ve kendisine de bir tane almak istiyor. Zafer Hoca’nın kitabı tek kelimeyle harika bir rehber. Persepolis’de bu kitapla karşılaşmak ise hoş bir sürpriz.

Arabamıza atlayıp kalan 60 kilometreyi bitiriyor, yorgun argın Şiraz’da 2 gece konaklayacağımız Taha Traditional Hostel’e varıyoruz.

Yarın Ali’yle son günümüz, sabah erkenden Nasr El-Mülk ile başlayıp akşam da Kaşkay Ebrahim Kohendelpour konseriyle günü bitireceğiz. Ama bunu zaten anlattım değil mi? Yazı biraz Pulp Fiction gibi oldu, bazı bölümleri kronolojik düzenin dışına çıkıyor, ileri geri sarıyorum ama olsun…

Yazıyı Persepolis’en karelerle bitirelim…

 

Sürecek…

İran 9: Yezd’den Persepolis üzerinden Şiraz…” üzerine 6 düşünce

  1. Yine cok hos bir yazi olmus Caglar cim. Tesekkurler. Bu arada Mohsen harikaymis. Sayende tanimis olduk.

  2. Yazını okurken karantinada evden çıktım Persepolis’e gittim, o öğrencileri gördüm, Kaşkay’larla sohbet edip Mohsen Namjoo konserine gidip geldim.Ve tekrar başka kültürleri görebilmek için dilek diledim.Eline sağlık

  3. Görülesi, bilinesi, tadılası kültürler, renkler ancak bu kadar güzel yansıtılır.

  4. Geri izleme: İran 10: Şiraz | Renkler ve Mesafeler

Şule Sancak için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir