Tac Mahal: Zamanın Yanağında Bir Damla Gözyaşı

Hindistan’ın Agra şehrindeki Yamuna isimli nehrin kıyısında yer alan “zamanın yanağında bir damla göz yaşı” Tac Mahal’i hasbelkader biri 2006, diğeri de 2011 yılında olmak üzere iki kez gördüm. Bu yazı da bu seyahatlerdeki izlenimlerinden, önceki blogda yazdığım iki bölümlük yazının elden geçirilmiş halidir. 

 

Babür imparatoru Büyük Akbar’ın torunu Şehzade Hürrem, günün birinde Meena isimli o küçük pazarda güzeller güzeli Ercüment Banu Begüm’ü görüp de âşka düşmeseydi, büyük ihtimal dünya tarihinde inşa edilmiş en güzel yapılardan biri olan Tac Mahal de olmayacaktı.

Hintli şair Rabindranath Tagore şöyle diyor: Nehrin kıyısından zamanın yanağında asılı kalmış tek bir damla gözyaşı gibi yükseliyor Tac Mahal… 

Hindistan’a ilk gidişimde “zamanın yanağındaki o bir damla gözyaşını” görmeyi nasıl heyecanla beklediğimi hala anımsıyorum.

Antalya, İstanbul, Doha, Yeni Delhi ve Agra derken yorucu ama heyecanlı, kaç saat sürdüğünü hesaplaması bile zor bir yolculuğun sonunda sıcak ve nemli bir Kasım günü öğle saatlerinde Taç Mahal’e iyice yaklaşmıştım.

Yola çıktığım andan, hatta seyahatimin kesinleştiği günden itibaren aklım Tac Mahal’deydi. Hayır, koskoca Hindistan’da tabii ki beni en çok heyecanlandıran sadece Tac Mahal değildi, ama programda ilk sıradaydı…

Delhi’den beri 200 kilometredir arka koltuğunda oturduğum Tata, Agra tabelasını geçtikten sonra, toparlanıp etrafıma daha bir dikkatle bakmaya başlıyorum: “Uzaklarda bir yerlerde Tac’ın siluetini görebilir miyim?”. Otomobil konaklayacağım, Tac Mahal’e sadece iki kilometre mesafedeki Hotel Clarks Shiraz’ın bulunduğu caddeye dönerken, Taj Road tabelasını görünce iyice dikkat kesilmiş etrafıma bakıyorum: “Ağaçların veya iki binanın arasından Tac’ın kubbesini ya da en azından minarelerinden birini yakalayabilir miyim?” Hayır…

Resepsiyondaki sürekli gülümseyen sari’li kıza ilk sorduğum soru “Tac’ı otelden görebilir miyim?” oluyor. Tabii ki Tac Mahal manzaralı bir oda fazla iyimser bir beklenti. Zaten sari’li kız da sadece çatı katındaki restorandan Tac’ın görülebildiğini söylüyor. Ama o gün değil, sisli bir hava var çünkü

Nerede bu Tac Mahal yahu?

***

Daha sonra Babür Hükümdarı olup Şah Cihan adını alacak olan Şehzade Hürrem ile tüm dünyanın uğruna inşa edilen Tac Mahal sayesinde, sonradan aldığı Mümtaz Mahal ismini daima hatırlayacağı Ercüment Banu Begüm’ün yolları efsaneye göre Meena isimli o küçük pazar yerinde kesişmiş. Ama…

Basit bir Google araştırması bile daha kabul edilebilir bir tanışma öyküsü çıkarıyor karşınıza.

Nur Cihan, Şehzade Hürrem’in babası Cihangir Şah’ın karısı. Tarihçilere göre güzelliği ve zekası ile eşini etkileyerek dönemin en güçlü ve etkin kadınlarından biri haline gelmiş. Yakınlarını önemli görevlere getirdiği de biliniyor. Ercüment Banu Begüm de kardeşinin kızı olunca, o dönemde 13 yaşında olan Şehzade ile 14 yaşındaki Ercüment Banu’nun “birbirlerine uygun görülmesi” gayet mantıklı, değil mi?

Fakat işin içinde bir “ilk görüşte aşk” öyküsü varsa daima reyting fazla olur.

Hatta, hadi hikayeye biraz da tutku katalım: Bir diğer efsaneye göre ise Hürrem âşık olduğunda Ercüment Banu evliymiş ve Hürrem de kocasını öldürtmüş…

***

Hızlıca otele yerleştikten sonra rehberimiz Singh’le resepsiyonda buluşuyoruz.

Bembeyaz dişleri, siyah gür ve yağlı saçları ve yüzüne adeta yapışmış gülümsemesi ile sokaklarda karşılaşabileceğiniz yüzbinlerce Hintli erkekle Singh’in tek farkı ortalama bir Hintliye göre biraz tombul olması.

Tata’yla kısa bir yolculuğun ardından araç değiştireceğimiz noktaya ulaşıyoruz.  Benzin veya dizel motorlu araçlarla Tac Mahal’e ancak belirli bir mesafeye kadar yaklaşabiliyorsunuz. Egzoz dumanı Tac’ın beyaz mermerlerine zarar verebileceğinden girişe kadar olan yaklaşık bir kilometrelik yolu farklı araçlarla gitmenize izin var: Elektrikle çalışan minibüsler, Tonga denilen bildiğimiz faytonlar ve Rikşa’lar (Rickshaw). Ya da yürüyebilirsiniz…

Tercihimiz elektrikli minibüsle küçük bir meydana ulaşıyoruz. Burada, hemen tüm Hindistan’da olduğu gibi, bir sürü satıcı üzerinize yönelip satmaya çalıştıkları kitap, kartpostal, hediyelik eşya gibi şeyleri size uzatırken, bir yandan da “Sir” diye başlayıp, hep bir ağızdan konuştuklarından gerisini anlayamadığınız bir sürü şey söylüyorlar. Hatta söylemiyorlar, bağırıyorlar.

Seyyar satıcı ordusunu yarıp ana giriş kapısı olan Batı Kapısına (Western Gate) ulaşıyoruz. Tac Mahal’e giriş turistler için 1000 Rupi. Hint vatandaşları için ise sadece 40. (İlk gidişimde bu fiyatlar 750 ve 20’ydi). Yazıyı hazırlarken yeniden kontrol edip düzelttim, ama büyük ihtimalle bu bilgi de güncelliğini çabucak yitirecektir. Bugünlerde 1000 Rupi ise 16 Dolar kadar ediyor, fikir vermesi açısından belirteyim. 

Bu arada ben olsam Tac Mahal’e giriş ne kadar diye merak ettiğimde herhangi bir seyahat bloğuna değil, Tac Mahal’in resmi sitesine bakardım; hani web adresinin sonu “gov.in” diye bitenine…

Tac’a girerken fotoğraf makinesi serbest fakat video kamera için ekstra ödeme yapmalısınız. Ayrıca bel çantası veya küçük fotoğraf makinesi çantalarına izin var fakat sırt çantası ya da benimki gibi kocaman sırt çantası tarzı fotoğraf makinesi çantalarını dışarıda bırakmalısınız. Emanet için dolaplar var.

Ve tripod zinhar yasak ancak profesyonel fotoğrafçılar için farklı bir ücret tarifesi mevcutmuş. O zaman ekipmanlarınızı da sokmanız mümkün olabiliyormuş ama merak edip de ne kadar diye sormadım açıkçası.

***

Romantik ve tutkulu pazarda karşılaşma öyküsünü kabullenip devam edecek olursak:

Hürrem ve Ercüment Banu beş yıl nişanlı kaldıktan sonra ancak 1612 yılında evlenebilmişler. Saray astrologlarının onlar için belirlediği günü beklemişler çünkü.

Fakat Şehzade Hürrem pek de beklememiş sanki. “Aile içerisindeki birtakım anlaşmazlıkları ve politik bazı sorunları çözebilmek için” o arada iki evlilik yapmış.

Ama hakkını yemeyelim; Hürrem’ın her iki eşinden birer çocuğu olsa da tarihçilere göre bu evlilikleri sadece görünürde kalmış. Ercüment Banu’ya gösterdiği ilgi, samimiyet ve derin bağlılık, diğer eşlerinde kıyasla binlerce kat daha fazlaymış.

Ercüment Banu Begüm ve Şehzade Hürrem

Babür İmparatorluğunda güç, babadan en büyük oğula doğrudan devredilmeyip taht için oğulların askeri başarılarıyla kendilerini ispat etmeleri gerektiğinden Şehzade Hürrem’in tahtı ele geçirmesi de pek kolay olmamış. En sonunda 1628 yılında Babür İmparatorluğunun tahtına çıkarken Şah Cihan (Şah-ı Cihan: Dünyanın Şahı) ismini alıyormuş.

Tahta çıktıktan sonra evlendiği büyük aşkı Ercüment Banu Begüm’e de Mümtaz Mahal ismini vermiş: yani Sarayın Seçilmiş Olanı

Ve İmparator olur olmaz da olası taht mücadelelerine son vermek için kardeşlerini öldürtmüş. Bizim “Devletin bekası için kardeş katli vaciptir” yasası Fatih’le başladığına göre büyük ihtimal Osmanlı’dan esinlenmiş…

***

Bilet satın alıp, güvenlikten geçtikten sonra büyükçe bir avluya giriyoruz.

Bir zamanlar kervansaray ve pazar olan ve Taj Ganji denilen bu alanın bir bir köşesinde, biraz önce avluya girdiğimiz kapının hemen sağında Tac Mahal’in ana giriş kapısı Darwaza-i Rauza yani Büyük Kapı var.

İşte bu yaklaşık 30 metre yüksekliğinde, kumtaşından yapılma yapının içindeki yüksek kubbeli karanlık koridorda en sonunda Tac Mahal’i görüyorum.

O anda ilk aklıma gelen şeyi mırıldanıyorum, hala hatırımda: “Gerçekten çok güzel ama çok küçükmüş…”

Darwaza-i Rauza: Büyük Kapı, Tac Mahal

Darwaza-i Rauza yani Büyük Kapı’dan Tac Mahal’e ilk bakış

Tac Mahal

Bu da Tac Mahal’den giriş kapısı…

Henüz tünelden çıkmadan ya da çıkar çıkmaz o noktada Tac Mahal karşınızda, hemen önünüzdeki havuzlu bahçenin sonunda öylece dururken bir süre durup o anın tadını çıkarmak istiyorsunuz.

Fakat mümkün değil. Etrafınız o kadar kalabalık ki… Doğal olarak Tac Mahal’i ilk kez gören herkes, benim gibi önce karşısındaki manzaranın bir an olsun tadını çıkarmak, ardından da fotoğraf makinesine davranıp o malum kareyi çekmek istiyor. Malum kare: Tac Mahal, havuzlar, Tac’ın sudaki yansıması, mümkünse parlak renkli sarileri içinde Hintli bayanlar.

Aklınızdan bile geçirmeyin…

Arkanızdan gelen ve sizi yavaş ama sürekli olarak ittiren bir kalabalık, malum kareyi çekmek başkaları, bu manzaranın önünde fotoğraf çektirmek isteyenler, selficiler, profesyonel rehber olduklarını iddia ederek size hizmetlerini önerenler, satıcılar ve başkaları arasında bırakın o fotoğrafı, iyi bir kare çekmek bile pek kolay değil.

Ama sabah erkenden kalkar da Tac’ın kapısına dayanır, içeriye ilk girenlerden olur ve elinizi de çabuk tutarsanız neden olmasın. Hem havuzlardaki meşhur yansımayı görüntülemek için de en uygunu erken saatler. Gün ilerledikçe havadaki neme bağlı olarak suyun yansıtma potansiyeli de azalıyor çünkü…

Bu arada Tac Mahal, Cuma hariç her gün 08:00 ve 17:00 saatleri arasında açık. Eğer beyaz mermer ve üzerindeki taşlardan ay ışığının yansımasını görmek isterseniz de akşamları 20:30 ve 00:30 arasında Tac Mahal’i ziyaret edebilirsiniz.

***

Evliliklerinin ardından büyük aşkla sevdiği eşi Mümtaz, Şah Cihan için sadece bir eş olmakla da kalmamış. Oldukça zeki bir kadın olan Mümtaz, zaman içerisinde Şah Cihan’ın en önemli politik danışmanı haline gelmiş. Seferlerde bile sürekli yanındaymış. Ülke meselelerinde fikirlerine danışılmış ve hatta bir dönem İmparatorluk Mührünü bile taşımış.

Hakkında okuduklarımdan anladığım kadarıyla, bizim Hürrem’den pek de aşağı kalır yanı yokmuş yani.

Mümtaz’ın isteği üzerine Şah Cihan, diğer eşlerinden bir daha çocuk sahibi de olmamış. Mümtaz da Şah Cihan’a 19 yıllık evlilikleri boyunca, yedisi doğumları sırasında veya çok küçük yaşta ölen on dört çocuk doğurmuş.

***

Daha ilk bakışta size Şah Cihan’ın simetri takıntısı konusunda fikir veren bahçenin bir köşesinde, rehberimiz Singh bize yapının öyküsünü anlatmaya başlıyor.

Hatırımda o günden kalan tek bir an var. Singh, Birinci Dünya Savaşı yıllarında bölgenin sömürgeci İngiliz Valisinin, Avrupa’daki savaşa ekonomik destek sağlamak için Tac Mahal’in mermerlerini söküp satmaya yeltendiğini söylüyor. Allahtan aklıselim birileri çıkıp valiye engel oluyorlar derken, kendimi tutamıyor İngilizler için “Bastards” diyorum…

Singh dönüp öyle bir bakıyor ki eğer müşteri olmasam ya da günün sonunda benden bir bahşiş beklentisi olmasa oracıkta suratıma bir tokat atacak.

Bağımsızlığı için savaşmış, asla sömürge olmamış bir ulusun bireyi olarak, ülkesini yıllarca sömüren İngilizlere karşı olan bu hayranlığı anlamam mümkün değil tabii ki.

Fakat iki gün sonra Singh, sabah Fatehpur Sikri’ye doğru giderken tatlıya olan zaafımdan yararlanıp bastards’ın öcünü fena alacak. Yolda bana Guru’suna hediye olarak götürdüğü tatlıdan ikram edecek. Lokum görünümlü tatlıdan irice bir parçayı alıp tüm pisboğazlığımla ağzıma atacağım. Atmamla birlikte yaptığım hatayı anlayacağım ama iş işten geçmiş olacak. Ağzımdaki kocaman lokma kalitesiz tereyağına bulanmış pişmaniye tadında olduğundan zor da olsa çiğneyip yutacağım. Tüm gün boyunca ne yiyip içersem içeyim geçmeyen iğrenç bir tat ve mide yanması Bastards’ın öcü olarak hatırımda hep kalacak...

Tac Mahal, Hindistan

İki su kanalının dört eşit parçaya böldüğü bahçenin her bir parçası da kendi içinde dörder bölümlük alanlara ayrılmış. Yani simetri takıntısı dışında bir de dört ve katları takıntısı göze çarpıyor. Taç Mahal’in kendisi, yani Mümtaz Mahal ve Şah Cihan’ın kabirlerinin olduğu yapı ise Charbah denilen işte bu bahçenin sonundaki beyaz platformun üzerinde karşımda duruyor.

***

Ne yazık ki efsanelerden ve masallardan ve -tabii ki gerçek hayattan da- öğrendiğimiz bir şey var: Büyük aşklar çoğu zaman hüsranla sonlanıyor.

İşte Mümtaz Mahal de, 14. çocuğuna üstelik de dokuz aylık hamileyken, bir isyanı bastırmak için Burhanpur’a giden eşine eşlik eder. Eşinin yanında seferdeyken doğum başlar ve maalesef -tarihçilerin yazdığına göre- doğum sonrası kanama nedeniyle 1631 yılında ölür.

***

Beyaz platforma ayakkabılarınızla çıkamıyorsunuz. Singh’in çoktan elime tutuşturduğu kumaş galoşları giyerken, ayakkabılarıma gözcülük etmek üzere de bir arkadaşı ortaya çıkıveriyor; Tabii ki birkaç Rupi karşılığında…

Platformun üzerindeki yakından azıcık kirlenmiş olsa da hala beyaz Tac Mahal’in her iki yanında birbirinin aynısı, kumtaşından yapılma birer yapı daha var. Bu yapılardan batıda olanı bir cami, doğuda olanı ise, ismi “cevap” anlamına gelen Jawab. Büyük olasılıkla tek amacı simetriyi korumak olan Jawab’ın konukevi olarak hizmet verdiği düşünülüyormuş.

Jawab. Büyük olasılıkla tek amacı simetriyi korumak.

Her bir köşesindeki dört minare ile çevrilmiş asıl mozoleyi anlatmaya çalışmak ise boşa çaba. Hem zaten bu muhteşem yapının fotoğrafını görmeyen kalmış mıdır?

Belki birkaç ilginç olabilecek bilgi verebilirim. Yapının mermerleri Hindistan dışında Çin, Tibet, Afganistan, Sri Lanka ve Arabistan’dan getirilmiş. Duvarlardaki süslemelerde zümrüt, sedef, akik gibi 28 kadar farklı tipte değerli ve yarı değerli taş kullanılmış. Yapının üzerinde  mermerin içerisine gömülmüş yeşim taşıyla yazılmış Kuran’dan ayetler var.

Duvarlardaki pek çok değerli taş ve Lapis Lazuli (Lacivert Taş) denilen yarı değerli taşların neredeyse tamamı 1857’deki Hint Ayaklanması sırasında İngilizler tarafından sökülmüş. Bastards demiştim, değil mi?

***

Büyük aşkını beklenmedik bir şekilde kaybeden Şah Cihan adeta hayata küsmüş. Bir yıl, bazı kaynaklara göre iki yıl kadar ortalarda görünmeyip yas tutmuş. Sonunda en büyük kızı Cihanara Begüm, Şah’ın yasını sonlandırıp yeniden taht ile ilgilenmeye ikna etmiş.

Eşinin ölümünden bir zaman sonra da, Şah Cihan sevdiği kadın anısına dünyanın gelmiş geçmiş en güzel eserini yaptırmaya girişmiş.

Çünkü bir rivayete göre Mümtaz Mahal’e ölüm döşeğindeyken sevgili eşi Şah Cihan’dan iki şey istemiştir: Asla yeniden evlenmemesini ve kendisi için benzersiz bir kabir inşa ettirmesini…

Mümtaz Mahal, benzersiz kabir talebi yani “ölümsüzlük arzusu” gerçekleşmiş olsa da maalesef diğer isteği konusunda o kadar şanslı değilmiş. Çünkü Şah Cihan çok sevgili eşinin ardından bir kez daha evlenmiş. Hem de Mümtaz Mahal’in kız kardeşiyle…

***

Platformun üzerindeki yapıdan içeriye girdiğinizde ortada kubbenin tam altında Mümtaz Mahal’in mozolesi var. Hemen yanında da Tüm Tac Mahal içerisinde simetriyi bozan tek şey, kaderin cilvesine bakın ki, simetri takıntılı Şah Cihan’ın kendi mozolesi…

Fakat bu katta gördükleriniz gerçek mozoleleri değil. Gerçekleri ise ziyaret edemeyeceğiniz bir alt katta. Aşağıdaki Mümtaz Mahal’in gerçek mozolesi üzerinde Allah’ın 99 isminin (Esma-ül Hüsna) kaligrafisi varmış…

Mümtaz Mahal ve Şah Cihan’ın “fake” ve gerçek mozoleleri. Sağdaki alt kattaki gerçek olanlar. Fotoğraflar, Tac Mahal’in içinde fotoğraf çekmek yasak olduğundan internetten

Yapının içerisinde fotoğraf çekmek yasak. Kalabalıkla birlikte Şah Cihan ve Mümtaz Mahal’in “sahte” mozolelerine şöyle bir bakıyor dışarı çıkıyorum.

Malum gerçeklerini görme şansım yok.

***

Şah Cihan 1632 yılında inşaatı başlatır.

Sanılanın aksine Tac Mahal’in tek bir mimarı olmamış. Genelde, Osmanlı kökenli oldukları için benimsediğimizden isimleri geçen İsmail Efendi (İsmail Han) ve İranlı Üstat İsa (İsa Efendi)ki Mimar Sinan’ın öğrencisidir- Tac Mahal’in inşasında mimarlık yapan 7-8 kişiden sadece ikisi. Kayıtlara göre Şah Cihan’ın idaresinde bir mimarlar ekibi varmış. Bu ekibin başında olup da genellikle ismi Tac Mahal’in tasarımını yapan kişi olarak geçen kişi ise İranlı Üstat Ahmat Lahauri. Ayrıca Buhara’dan heykeltıraşlar (Bugünkü Özbekistan), Suriye ve İran’dan hattatlar, Güney Hindistan’dan kakmacılar gibi çok farklı yerlerden gelenlerin oluşturduğu yaratıcı bir de ekip varmış.

(Bunlar benim değişik kaynaklardan okuduklarımdan, eğer olur da bir yarışma programında soru olarak karşınıza çıkarsa, bence bakınız; az yukarıdaki “Osmanlı kökenli oldukları için benimsediğimizden” kısmı…)

İnşasında yaklaşık 20 bin işçinin çalıştığı Tac Mahal, 22 yılın ardından 1653 yılı ortalarında tamamlanmış.

Bittiğinde o kadar güzel olmuş ki Şah Cihan, bir daha bu kadar güzel bir eser yapamasınlar diye mimarların ellerini kestirmiş…

İnandınız mı? Ben inanmadım.

Çünkü Şah Cihan’ın en büyük hayali Yamuna nehrinin diğer tarafına Tac Mahal’in birebir fakat bu kez siyah mermerden kopyasını yaptırmakmış. Kendi mezarı olarak. Malum simetri takıntısı… Yani mimarların ellerini kestirmek pek de akıllıca bir hareket olmazdı, en azından bir 22 yıl daha… Bir diğer kanıt da Tac Mahal’in maliyeti bence. Bir “kabir” için bu kadar çok para harcayacak başka bir erkek daha bulunabilir mi ki yeryüzünde bu mimarları işe alsın? En azından aynı yüzyılda…

İşte bu maliyet nedeniyle büyük aşkına kabir inşa etmek uğruna İmparatorluk hazinesini neredeyse tüketen Şah cihan,  üzerine bir de ülke yönetimine olan ilgisini kaybedince oğullarının tepkisini çekmeye başlamış.

Bir de üzerine 1658 yılında hastalanınca, oğulları arasında bir taht kavgası başlamış. Bu kavganın galibi oğlu Evrengzib, iyileşmesine rağmen babası Şah Cihan’ı Babür Tahtından uzaklaştırmakla kalmayıp bir de Agra Kalesinde hapsetmiş.

Efsaneye göre Şah Cihan 1666 yılında ölene dek de sevgili karısı uğruna yaptırdığı bu eseri, Tac Mahal’i ancak Agra Kalesindeki odasının küçücük penceresinden görebilmiş.

Yamuna’nın diğer tarafından, Agra Kalesinden Tac Mahal

Büyük olasılıkla Şah Cihan’ın Agra Kalesindeki odasının penceresi çok daha küçüktü… Agra Kalesinden Tac Mahal

***

Şah Cihan ve Mümtaz Mahal’in hikayesinin daha magazinsel versiyonunu dinleyip, Tac’ın inşaatı ile ilgili bir sürü mimari ayrıntıyı ise dinler gibi yaptıktan sonra Singh’in yanında ayrılıp etrafta dolaşıyorum.

Üzerinde kumaş galoşlarımla dolaştığım mermer platformun hemen arkasında kirli sularıyla akan Yamuna Nehri ve uzaklarda da Agra kalesi var. Şah Cihan’ın yaşamının son yıllarında hapis hayatı sürdüğü odasının küçük penceresinden Tac Mahal’i izlediği gibi ben de Agra kalesini izliyorum bir süre.

Yamuna Nehri Şah Cihan’ın sonunu düşündürüyor.

Ölümünün ardından, Agra kalesindeki tutsaklık yılları boyunca yanında olan ilk kızı Cihanara Begüm, babası için büyük bir cenaze töreni planladıysa da oğlu Evrengzib buna karşı çıkmış. Cihan Şahı’nın cenazesi basit, sandal ağacından bir tabut ile Yamuna nehrinin karşısına geçirilerek sevgili eşi Mümtaz Mahal’ın yanına gömülmüş.

Ve yukarıda da söylediğim gibi Tac Mahal’deki simetriyi bozan tek şey maalesef Şah Cihan’ın kendisi…

Tac Mahal hakkında pek çok şey söyleyebilirsiniz.

Benim gibi “Gerçekten çok güzel ama çok küçükmüş…” diyebilirsiniz mesela.  Veya daha klişe bir şeyler: “Kesinlikle aşk adına tarih boyunca yapılmış en muhteşem eser” gibi. Abartıp Slumdug Millionaire filminde Jamal’in kardeşi Salim’e dediği gibi “Burası cennet mi?” de diyebilirsiniz. Hatta esprili yaklaşabilir, ilk Hindistan’a gittiğimde satın aldığım tişörtün üzerinde yazan slogan gibi “Greatest erection of a man for a woman” dersiniz; yani “Bir erkeğin bir kadın için en büyük ereksiyonu”. Veya eleştirel gözle yaklaşırsınız: “Aslında o kadar da muhteşem değil, turistik amaçlarla abartılıyor, hem bizim Ayasofya, Tac Mahal’den neredeyse bin yıldan fazla bir zaman önce üstelik de sadece beş yılda inşa edilmiş” dersiniz. Veya Shantaram kitabındaki karakterlerden Didier gibi iyice alaycı yaklaşıp sadece “Su akıtıyor” der geçersiniz.

Ne isterseniz.

Ama Şah Cihan ve Mümtaz Mahal aşkı için bir şey söylenecekse reytingi yüksek hikayeye bağlı kalmalı bence.

Neredeyse 4 yüzyıl önce yaşanmış bir aşk hikayesini tartışmaktansa Mazhar gibi “Aşk için söylenen her söze” kanmak işin kolayına kaçmak farkındayım ama Tac Mahal bunu hak ediyor.

“Ah şu kadın milleti” diye başlayan sözler içinse bir akşam bir yerlerde bir Rakı sofrasında konuşuruz…

***

O akşam Clarks Shiraz’ın restoranında Tac Mahal yine göstermedi kendini.

Ertesi sabah erkenden Yamuna’nın diğer tarafından, gün doğarken Tac’ı izlemek için Agra sokaklarındaydım. Her iki gidişimde de…

Ama bu başka bir  yazının konusu.

Ve biraz daha fotoğraf:

Tac Mahal, Agra

Yamuna Nehri, Agra

Tac Mahal, Agra

Yamuna’ya bakan köşeden, Tac Mahal (Yamuna view point)

Tac Mahal, Agra

Tac Mahal’i gezen öğrenciler

Bir diğer Hindistan klasiği

Tac’ın bir köşesinden, herkes turistler kadar heyecanlı olmayabiliyor…