İran 1: Girizgâh

 

Nasır El-Mülk Camii, Şiraz

İran dönüşü Nusret’in Patika Grubunda düzenlediğimiz sunum sonunda bir hanımefendi bana şöyle bir soru sormuştu:

“Eğer İran’ı tek bir sözcük ile anlatmak isteseydiniz bu ne olurdu?”

Bilemedim. O anda kurtarıcı olarak aklıma yola çıkmadan önce okuduğum, tamam düzeltiyorum, yarısında bıraktığım, Fazlı Bulut’un İran’ı anlattığı kitabı geldi:

“İran Gül Bülbül ve Şiir Ülkesi”.

Kitaptan söz edip; “İran için tek bir kelime seçmem mümkün değil ama Fazlı Bulut’tan alıntı yapabilirim” dedim. “Sanırım ben de onun gibi Iran’ı gülün, bülbülün ve şiirin ülkesi olarak anlatacağım” diye de devam ettim ve sorudan kaçtım. Büyük olasılıkla o günkü yanıtım, sorunun sahibi hanımefendiyi mutlu etmemiştir. Çünkü daha sunum bitip dışarı çıkarken yanımdaki arkadaşıma “Ya güzel olmadı, ben bile kendi yanıtımdan tatmin olmadım ama aklıma bir şey de gelmedi” dediğimi anımsıyorum.

O gün İran’ı anlatmak için aklımda beliren tek bir sözcük olmadı, bugün de yok. Fakat sanırım böyle bir olasılık da yok.

İşte bu yazıların amacı da İran dönüşü aklımda kalanları tek bir sözcükle değil ama yüzlerce sözcük kullanarak uzun uzun anlatmak, anlatabilmek.

Yoksa İlber Hoca’nın bir ömrün nasıl yaşanacağına ilişkin tavsiyeler verdiği son kitabında “Türkiye’den çıkınca ilk görülmesi gereken yer İran’dır. Bunun nedeni de çok basittir: Iran’ı anlamadan Türkiye’yi anlayamazsınız” dediği tarihiyle, kültürüyle, sanatıyla, şiiriyle ve en çok da insanıyla koskoca İran’ı tek bir sözcüğe sığdırmak ne mümkün.

Persepolis

Nakş-ı Cihan Meydanı, İsfahan

Aslında İran’a gitme planını son birkaç yıldır neredeyse her kış yapar sonra da bir şekilde vazgeçerdim. Geçtiğimiz kış yine Serdar’la mütemadiyen “İran’a gidelim”, “İran’a mı gitsek?”, “Bu yıl artık İran’a gidelim” ve benzeri cümleleri telaffuz ederken bir Kasım günü, Antalya’da bir kafede elimizde kâğıt kalem kendimizi plan yaparken bulduk.

Hemen sonrasında da Kara Cuma’da bir türlü var olmayan o efsanevi “ucuz” uçak biletlerinin peşinde koşuyorduk ki bir kez daha, yeniden Pegasus’un Tahran uçuşlarının kara veya beyaz, cuma veya cumartesi veya başka bir gün fiyatının değişmediğini gördük.

Bir iki gün içinde Pegasus’un çok popüler Sabiha Gökçen’den kalkan 23.50 İstanbul-Tahran uçuşundan gidiş, THY’nin gezginler için hiç de popüler olmayan, sabahın 04.10’undaki Tebriz-İstanbul uçuşundan da dönüş koltuklarımızı satın almıştık.

Sonraki günlerde Nusret de bize katıldı. Biletler alınmış dolayısıyla artık vazgeçme şansımız da kalmadığından seyahatin içeriğini doldurma işine giriştik.

Seyahatimiz, 20 Şubat’ta yola çıkıp, 2 Mart’ta döneceğimizden ve ilk anda insanın kafasında tarihlere baktığınızda “10 günden fazla ne güzel” gibi bir fikir oluştursa da uçuş saatlerini incelediğinizde -23.50 ve 04.10- bir de üzerine “bari 29 çekseydi” diye hayıflandığım Şubat’ı eklerseniz net olarak sadece 9 gün sürdü.

“Bu sözü benden duy: Öyle bir güzele gönül ver ki; güzelliği süsle, bezenmekle olmasın” diyen Hafız’ın Kabri, Şiraz

Sessizlik Kuleleri, Yezd

Yola çıkmadan önce Facebook’daki İran Gezi Topluluğu grubunda tanıştığım, Yezd’deki Qashqai Hostel’in sahibi kendisi de Qashqai Türkü olan Sevgili Ali Mehrara ile bağlantıya geçtik.

Başlangıçta bize Yezd’de yardımcı olup olamayacağını sorarken, ardından “Diğer şehirlerde tanıdığın, arkadaşın var mı?” ya geçip  sonra bir baktık ki bir WhatsApp aramasında Ali bana: “Abi isterseniz tüm seyahatinizde ben arabamla yardımcı olayım size. Ama benim arabam İran arabası” diyor.

Ali “İran arabası” dediğinde itiraf ediyorum aklıma ilk Meksika’daki bir havalimanında kiralık araba seçerken “Biraz daha otantik, biraz daha Meksikalı, ruhu olan bir araba kullanabilirim diye düşünüyordum” diyen Brad Pitt ve filmde kullandığı araba geldiyse de (The Mexican, 2001) Ali’nin “otantik” arabası Peugeot’un İran versiyonu Saipa’ydı… (Bu arada Sevgili Ali’nin arabası artık yine İran yapımı ama daha büyük bir Samand).

Ali’yle şoförlüğümüzü ve rehberliğimizi yapması karşılığında günlük belirli bir ücret üzerinden anlaştık ki kendisine bunu bloğumda açıkça belirtmeyeceğime dair söz verdim. Merak edenler, gitmek isteyenler direk kendisine yazabilirler… Buyrun facebook sayfası WhatsApp’dan ulaşmak isterseniz de numarası : 00 98 917 5171917. 

Abyaneh Köyü

Tahran

Daha sonra Serdar, Nusret ve ben günlerce plan yaptık. Kesin gideceğimiz yerleri, gidemeyeceklerimizi, nerede kaç gün kalacağımızı belirledik, okuduk. Dersimize çalıştık yani. Bir gün Serdar efsanevi köy Palangan‘a da gitsek dedi, ulaşım, konaklama zordu eledik. Nusret Alamut Kalesini görelim dedi baktık, Quazvin’e gidecek zaman yok, eledik. Ben ikinci büyük şehir Meşhed‘i görmek istedim, kahrolası Şubat bırakın otuzu 29 bile çekmiyordu kaldı. Yani elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştık, gitmişken şuraya da gitseydiniz, buraya niye gitmediniz diyeceklere duyurulur…

İstanbul’dan çıkıp, pasaportumuzun geçerlilik süresi 6 aydan kısaysa bile sorunsuz İran’a giriş yapabileceğimizi gruptan bir arkadaş sayesinde, tatlı bir stres ile öğrenip Tahran’a vardığımız ilk gece, daha doğrusu sabaha karşı da, Ali’nin önceden ayarlayıp bizi beklediği Azadi Hotel Tahran’a ulaştık. Ve onca WhatsApp konuşması ve yazışmanın ardından sonunda Ali ile buluşup yüz yüze tanıştık… Not: Azadi Hotel derken, havalimanında anlaştığımız özel arabasıyla taksicilik yapan arkadaşın bizi yanlışlıkla götürdüğü 5 yıldızlı, pahalı Persian Azadi Hotel değil kastettiğim, çok daha mütevazi olanı…

Ve İran seyahatimiz başladı.

Ali ve Saipa’sıyla birlikte Tahran, Kum, Kashan, Abyaneh, İsfahan, Na’in, Meybod, Yezd, Persepolis ve Şiraz’ı gezdik. Bunların bazılarında konakladık. Ali’den Şiraz’da ayrılıp Şiraz’dan Tebriz’e uçtuk ve aynı günün gecesi sabah karşı İstanbul’a ve oradan da Antalya’ya döndük.

Seyahatimiz. Yeşiller konakladığımız şehirler… (Harita için Sevgili Serdar’a çok teşekkürler)

İran farklıydı ama bazen de değildi, insanı güzeldi, şehirleri, sokakları, pazarları, camileri, sarayları, bahçeleri güzeldi, bazen tam beklediğim gibi, bazen de şaşırtıcıydı ama gezmesi gerçekten çok keyifliydi.

Ve tamamen kişisel küçücük bir yorumla girizgâh bölümünü kapatmak istiyorum.

İran’ı, hakkındaki yorumlara bakarak, hep Küba ile kıyasladım. Daha gitmeden İran’ı sevenler için her şey çok ama çok güzel, sevmeyenler içinse her şey tü kaka.

Değil. Iran bence ikisinin ortası.

Ne demek mi istiyorum?

Yazılar bitince, umarım, ne demek istediğimi anlatabilmiş olacağım…

Sürecek