Kim bu Seyyahlar? Neden Seyahat Ediyorlar?

Gülistan;

Büyük İranlı şair Sadi Şirazi’nin ünlü eseri…

Türkçe’ye 1391 yılında Seyfi Sarayi çevirmiş. Kaynaklar Sarayi’nin çeviriyi yaparken aslına pek sadık kalmadığını söylüyorlar, çok da önemli değil benim için. Önemli olan ve bu yazıda Gülistan’dan söz etmemin nedeni şu:

Türkçe’de “seyahat” sözcüğünün kullanıldığı ilk yazılı eser buymuş; Seyfi Sarayi’nin Gülistan çevirisi…

Arapça “siyaha” gezi anlamına geliyor. “Saha” da “dolaştı, serbestçe gezdi” fiilinin mastarı. Seyahat sözcüğünün kökenleri hem gezmek hem de serbest olmak kavramlarını içeriyor yani, hem de ta 1391 yılından bu yana. Yoksa bana hep havalı ama içi boş gelen “seyahat özgürlüktür” mottosunun içi o kadar da boş değil mi?

Etmek fiili ile kullandığımız “seyahat” Türk Dil Kurumunun sözlüğüne göre ise “uzak yerleri gezerek görmek, yolculuk etmek” anlamına geliyor. Bunu da hepimiz biliyoruz. Özgürlük kısmından söz edilmemiş olsa da…

Seyahat ne demek biliyoruz, seyahat edene de “Seyyah” diyoruz malum. Bu arada çok seyahat eden, gezgin anlamına gelen “seyyah” sözcüğünün ilk kez kullanıldığı Türkçe kaynak da yine Gülistan’mış…

Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Organizasyonu UNWTO’nun verilerine göre 2016 yılında turist olarak kendi ülkesinden farklı bir ülkeye giriş yapan kişi sayısı 1 Milyardan fazla (1.186 Milyon)–Bu arada UNWTO turist veya gezgin diye bir ayırım yapmamış-

Bir milyardan fazla insanın “seyahat ettiği” şu fani dünyada kimin neden gezdiğine değil ama “nasıl” gezdiğine o kadar çok takıldık ki… Ana fikirden uzaklaştık sanki, ne dersiniz?

Peki o zaman kim bu seyyahlar? Neden seyahat ediyorlar?

İşte size naçizane listem;

1.Gösteriş Meraklıları

Olmaya Sosyal Medya’da bir nefes seyahat etmek gibi…

Kimse kusuruma bakmasın ama günümüzde en çok seyahat edenler sanki bu gösteriş meraklıları.

Ne de olsa “modern zamanların vebası” sosyal medyayı en çok başkalarına ‘’Ben de buradayım’’ demek, var olduğumuzu göstermek ve dahi hava atmak için kullanıyoruz.

Çoğunluğumuzun “başarı” referansları sosyal medyada takip ettiklerimizden. Hepsinden birer parça esinleniyoruz. Sonra da gelsin aynı tarz kıyafetler, detox diyetleri, gerekli gereksiz alışverişler, “babyshower”lar ve olmazsa olmaz mutlaka görülmesi gereken ülke listeleri…

Ve tabii ki bu sosyal medyadan edinilen “başarı” kriterleri arasında en “hava atılabilir” olan da seyahatler. Pek çok hayali süsleyen o bildik mekanlardan birinin önünde çekilen ve anında Instagram’da paylaşılan bir selfie paha biçilemezdir, değil mi?

Bu o kadar kötü mü peki?

Bence değil. Kime ne? Ama bu “referans” sayılabilecek paylaşımlarda eser miktarlarda bile olsa dürüstlük veya “doğru” bilgilendirme hiç fena olmazdı, ne dersiniz?

Sözgelimi bakınız klasik Instagram fotoğrafı altı notları; “Buralar da turist dolmuş şekerim”, “hayat bana güzel” veya içinde “deneyimlemeden gelmeyin” geçen bir sürü cümle…

Yazarın notu: Aslında hepimiz bir parça böyleyiz, hadi itiraf edelim…

Aslında hepimiz bir parça “gösteriş meraklısı” değil miyiz? İğneyi kendimize batıralım madem: Bir gün yine Machu Picchu’dayım…

2. İnançları uğruna seyahat edenler.

Yine UNWTO’nun verilerine göre her yıl 300 milyondan fazla kişi dünyadaki dini mekanları ziyaret ediyormuş, hiç de azımsanacak bir rakam değil, değil mi?

2016 yılında yaklaşık 2 Milyon Müslüman Hacı olmak için Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişler…

Hindistan’daki Bahailerin Lotus tapınağından, Varanasi’nin Ghatlarına, Kudüs’teki Mescid-i Aksa veya Ağlama Duvarından Asya’nın herhangi bir köşesindeki bir Budist tapınağına, 800 kilometrelik yol “El Camino de Santiago”ya yeryüzündeki binlerce dini mekanı ziyaret edenlerin önemli bir kısmı meraklı turistler değil inançları uğruna hacı olan “dindar” seyyahlar…

Sabahın erken saatlerinde Varanasi’nin Ghat’larında arınanlar…

3. Hedonistler veya Lüks Severler

Malumunuz Hedonizm, yani hazcılık, hazzın mutlak anlamda iyi olduğunu, insan eylemlerinin mutlak haz sağlayacak biçimde planlanması gerektiğini savunan felsefi görüştür.

Lüks seyahat de bence bu anlamda fazlasıyla hedonist bir tavır.

First Class uçuşlar, en iyi otellerde konaklamalar, en pahalı restoranlarda yenilen yemekler, en son model araçlarla gerçekleştirilen transferler… Hadi dürüst olalım kim istemez ki?

Arada “A Luxury Travel Blog“, “Luxe in a City” veya “Luxury Travel Expert” gibi bloglarda gezindiğim ve maaş bordromun üzerinde hayaller kurduğum doğrudur!

Peru’da Cusco’dan Aquas Calientes’e Hiram Bingham Treni ile gitmek (3,5 saatlik yol, tek yön yaklaşık 600 USD), Hindistan’ı Maharajas’ Express’in Presidential süitinde gezmek (8 gün 7 gece 23.700 USD, ama süit 42 metrekareymiş!), Abu Dabi’deki Emirates Palace Hotel veya Lapland’daki herhangi bir “buz” otelinde konaklamak, Afrika’daki “tailor made” safarilerden birine katılmak veya Singapur Havayollarının “First Class” süitiyle yaklaşık 20 Bin Dolara Singapur’dan New York’a uçmak… Ve tabii ki “yeterince zengin olmadığımdan” aklıma gelmeyen bir sürü şey.

Bazen seyahat etmenin amacı sadece bu saydıklarımdan birini veya benzerini denemek ve sonuçta sadece o deneyimden haz almaktır.

Her ne kadar bu lüks severlere gezginler camiasında pek iyi gözle bakılmasa da, hani arka sokaklarda kaybolmak, yerel lezzetleri tatmak, hosteller mosteller, “no pain no gezginlik” falan. Fakat ben şahsen “bedava” first class uçak biletini veya süper lüks bir otelde konaklamayı reddedene henüz rastlamadım…

4. Gurmeler

Bir nevi Anthony Bourdain’ciler. En özendiklerimden…

Bunlar ağzının tadını çok iyi bilip, sırf merak ettiği bir lezzetin uğruna dünyanın öbür ucuna bile gidebilenler. Yok öyle sadece klasik “yerel lezzetleri denemek” değil sözünü ettiğim.

Bu gruptakiler bizzat lezzetler uğruna seyahat ediyorlar. Seyahat amaçları o. Seyahat planlarını merak ettikleri o lezzetler uğruna yapıyorlar.

Sözünü ettiğim öyle Antalya’dan kaymaklı ekmek kadayıfı yemek için atlayıp Afyon’a gitmek falan değil. Chorizo veya Lomo (biftek çeşitleri) uğruna Arjantin’e gitmekten söz ediyorum. Veya İspanya’da en iyi Pealla’nın, Avusturya’da en iyi Apfelstrudel’in, Vietnam’da en iyi Pho’nun, Peru’da en iyi Cuy’un peşinde koşmaktan…

Hele bir de bu deneyimlerini yazanlar, paylaşanlar var ki; tadından yenmez.

Bakınız: Sevgili Semih; nam-ı diğer Löplöpçüler.

“Bife de Chorizo” El Desnivel Restaurant, San Telmo, Buenos Aires

5. “Dünyagezer”ler

İşi gücü bırakıp hayallerinin peşinden “ben bir dünyayı gezip geleyim” diye yollara düşenler.

Rotaları farklı, hatta bazılarının rotaları dünyaya kıyasla kısa bile kalıyor, bazıları bilmem kaçıncı ülkelerinde takılıp kalıyor orada yaşıyor, bazıları ara veriyor veya vazgeçiyor ama yine de yollardalar işte. Seyahat ediyorlar. Ortak amaçları kendi kafalarında “bitti” diyene kadar dünyayı gezmek. Veya daha sık kullanılan tabirle seyahat etmeyi “yaşam biçimi” haline getirmek.

Dışarıdan “oh ne güzel yaşıyorlar, ne güzel hayatları var, harika, özgürlük, aylaklık gibisi yok” gibi görünse de pek kazın ayağı öyle değil sanırım.

Eatravels’dan Şölen bu konuda dürüstçe bir yazı yazmıştı; Neden Seyahat Etmenin Karanlık Taraflarından Bahsetmiyoruz? başlıklı yazısında pek söz edilmeyen “seyyah gerçekleri”nden söz ederken “o an kameraya gülümserken tek düşünebildiği şey ya dün yediği sokak yemeğinden kaptığı şeytani bir bakteri yüzünden altına yapmak üzere olduğu ya da hosteldeki tahtakurusu ısırıklarının bacaklarını ne kadar kaşındırdığı” diyordu mesela.

Ya da yine bu blogda “Gezginlere İlham Veren Filmler” yazımda söz ettiğim “A map for Saturday” isimli belgesele göz atın isterseniz; New York’ta yaşarken, HBO Kanalındaki havalı işini bırakıp, yalnız başına, sırt çantası ve yaklaşık 15 kilogramlık video ekipmanlarıyla bir yıl boyunca seyahat eden Tv yapımcısı Brook de Silva-Braga’nın hikayesi. Filmin sitesinden alıntı yaparsam “derin bir yalnızlık ve gerçek bir keşif” içeren bir hikaye…

Bu “Dünya Gezer” lerden bazılarıyla oturup birkaç kadeh bir şey içmek kadar keyifli çok az şey vardır sanırım. Ve “güzel” yazabilenlerini takip etmek…

Her ne kadar seyahati sona erdiyse de “I can TravelKerimcan veya ara şu aralar mola veren “GezizoneDidem gibi…

5. Motorcular

Blues Brothers’dan anımsayacağınız aktör Dan Aykord şöyle demiş: “Motosikletiniz, herhangi bir tip motosikletiniz varsa eğer, terapiste ihtiyacınız yoktur”

Motorcular da en çok seyahat eden gruplardan.

Başkent Thimphu’da Bajaj marka küçük motoruyla tüm Hindistan’ı gezdikten sonra yoluna Butan’da devam eden 22 yaşındaki Naveen ile tanışmıştım. Cusco’da gösterişli BMW motorlarıyla genç Che Guevera’nın arkadaşı Alberto ile Güney Amerika’da yaptıkları rotayı izleyen Hollandalılar gördüm. “Rüzgarın izinde” Serkan Söğüt’ü hep takip ettim. Sevgili Ayfer ve Onur’la henüz yüz yüze karşılaşmamıştık bile dost olduğumuzda. Alaska’dan Güney Amerika’nın en ucu Ushuaia’ya kadar motorlarıyla tüm Amerika Kıtasını geçerlerken izledim, haberleştik çok da kıskandım.

Easy Rider, 1969. Denis Hopper ve Peter Fonda

Hep bir “motorcu” olma hayali kurup da olamamış biri olarak –çok sevdiğim bir arkadaşım bu yaştan sonra da artık olamayacağımı söyler- hep merak ettiğim bir şey var. Eğer başıma bir iş gelmeyecekse…; 

Motosiklet denilen alet birazcık da olsa tehlikeli olduğundan ve bu yüzden seyahat esnasında gözümüzü yoldan ayırmanın çok da iyi bir fikir olmadığını düşünürsek, motorla yol alırken, seyahat etmenin “etrafı görmek, seyretmek” kısmı biraz kaybolmuş olmuyor mu?

6. Skor Peşinde Koşanlar

The Travellers’ Century ClubGezginlerin Yüzyılı Kulübü– isminde, kar amacı gütmeyen bir sosyal organizasyon var. Bu organizasyonun da bir listesi. Ülkelerden, özerk bölgelerden veya bir ülkeye ait olup da anakaradan uzakta olan adalar gibi farklı yerlerden oluşmuş 327 destinasyonluk bir liste. Mesela Türkiye’yi listeye Türkiye Avrupa ve Türkiye Asya olarak iki ayrı bölüm halinde eklemişler. Keza Yunanistan ve Egedeki Yunan Adaları da öyle. Antarktika bile 7 ayrı bölümde yer almış.

Eğer bu listede belirtilenlerden 100 ve üzerinde yere adımınızı attıysanız kulübe kabul ediliyormuşsunuz.

Şu kadar ülke, bu kadar ülke oldu diye sayarak gezenlere duyurulur.

Evet skor peşinde koşanlar; malumunuz, adım attığı ülke sayısını arttırmak için gezenlerimiz. Ama bence skor derken sadece ülke sayısını akla getirmemeli. Mesela dünyanın en önemli 4 şelalesini görmek (Niagara, Victoria, Iguazu ve Angel), her 3 okyanusta da yüzmek, dünyanın “yeni” 7 harikasının önünde fotoğraf çektirmek gibi planları olanlar da skor peşinde koşuyorlar bence..

Peki bu kötü bir şey mi?

Tabii ki değil…

Bizler bu ülke sayısına fazla takılıyoruz malum. Ülkede bir, pasaportundaki ülke giriş damgası sayısını sürekli burnumuza sokanlar, bir de seyahat edilen ülke isminin sonuna artı işareti koyma kriterlerini belirleyenler var. Kolay gelsin…

Ben, ister bu rakamı burnuma soksunlar isterlerse de “genel geçer” kriterlere uymasınlar bu grup seyyahları da seviyorum. Amaç skor olsun tamam da sonuç kötü mü?

Yazmadan edemeyeceğim bir not: Hani “kriterciler” diyorlar ya, bir yere uçarken aktarma yaptığı ülkeyi bile gezdiği ülke sayısına ekleyenler var diye. Görüyor ve arttırıyorum: Peki Rusya ile ne bileyim Hollanda eşit mi? Ya da Çin ile Arnavutluk. Rusya ve Çin 1’er ülke ediyorlarsa, Hollanda ve Arnavutluk’a da mı 1 diyeceğiz. Çok karmaşık oldu, değil mi? Bu işin sonu yok, boşverin…

7. Fotoğrafçılar

Bu gruptakiler, sözgelimi bir Steve McCurry fotoğrafının peşinden “ben de böyle bir kare çekmek istiyorum” diyerek yollara düşebilirler. Veya herhangi bir filmin herhangi bir sahnesinden. National Geographic, Atlas veya Magma‘nın bir sayısı da fotoğrafçı seyyahlara sonraki seyahatları konusunda ilham verebilir.

Kocaman makineleri, lensleri, tripodları ve başka bir sürü fotoğrafçılık ekipmanını sürekli yanlarında taşımak asla zül gelmez.

Her seyahatte belki binlerce fotoğraf çekerler ama hiç bir karede kendi görüntüleri yer almaz. Ve çoğu zaman seyahat ettikleri mekanları sadece vizörün arkasından izlerler.

Ama her zaman değil.

Aralarında Walter Mitty’ni Gizli Yaşamı filminde Sean Penn’in canlandırdığı fotoğrafçı O’Connel karakteri gibiler de vardır. Hani bir sahnede Walter Mitty, Himalayalarda O’Connel’ı bulduğunda, önünde büyük bir teleobjektif olan fotoğraf makinesinin arkasında oturmuş kar leoparını beklemektedir. Ardından leopar ortaya çıkar. Bir süre ikisi de sessizce hayvanı izlerler. Walter sorar; “Ne zaman çekeceksin?”.

O’Connel yanıtı şöyledir; “Bazen çekmem. Eğer o anı seversem, yani kişisel olarak, kameranın o anı bozmasını istemem. O anı yaşarım, o anın içinde kalırım”

Fotoğraf uğruna gezen bir gezgini takip etmek isterseniz Burcu’nun Bizarre Journeys isimli sitesine bir göz atabilirsiniz.

“Uğruna yollara düşülecek fotoğraflar” da içeren bir yazı için de arz ederim: Seyahat Fotoğrafçılığı Üzerine bir Deneme

8. Nev’i şahsına münhasır Maceraperestler

1996 Olimpiyat oyunları meşalesini taşıyanlardan biri olan Dave Kunst dünyayı yürüyerek geçen ilk insan olmuş…

1970 Temmuzunda Dave ve kardeşi John katırları Willie ile birlikte ABD’nin Minnesota eyaletindeki Waseta kentinden yola çıkarlar. New York’a kadar yürür, Atlantik Okyanusuna dokunur oradan da Lizbon’a uçarlar. Tüm Avrupa’yı yürüdükten sonra Asya’da yollarına devam ederler. Hindistan’ın Kalküta şehrinde Hint Okyanusuna dokununcaya değin…

Yugoslavya’da bir çiftçi Kunst kardeşlere bir köpek hediye eder. İsmini Drifter(aylak) koyarlar. Türkiye’den geçerlerken çoban köpekleri Drifter’ı öldürür. Bunun üzerine Ankara’da yaşayan Amerikalı bir aile Kunst kardeşlere yeni bir köpek hediye eder. Fakat Drifter II ismini verdikleri yeni köpek yürümeyi sevmemektedir. Hem köpeklerini hem de Türkiye’den sonra yürüyecekleri İran ve Afganistan çöllerinde ihtiyaçları olan su ve yiyeceği taşıyabilsinler diye bir at arabası edinirler. İstanbul Turizm Müdürlüğünün hediye ettiği arabanın üzeri, İstanbul yakınlarındaki bir Amerikan askeri üssü komutanı tarafından branda ile kapattırılır. Kunst Kardeşler de yeni evlerine şu ismi koyarlar: USA-Turk Machine...

Afganistan’da, Afganlıların “Ölüm Çölü” dedikleri Helmend Bölgesinde yürürlerken haydutların saldırısına uğrarlar. Dave yaralanır kardeşi John ise öldürülür.

Kunst Kardeşler, Afganistan’da Ölüm Çölünde…

5 aylık bir aranın ardından Dave yola bu kez diğer kardeşi Pete ile kaldıkları noktadan devam etmeye başlar.

Kalküta’dan Perth’e Avustralya’ya geçerler. Tüm Avustralya’yı yürüdükten sonra da Amerika’ya… Minesota’nın Waseta kentine bu kez dünyanın diğer taraftan adım attıklarında, Dave yürüdüğü 23.255 km ile resmi olarak tüm dünyayı bir uçtan diğerine yürüyen ilk insandır.

Dave bu “yürüyen”lerin ilki, arkasından başkaları da olmuş. Merak ederseniz kendisi de yürüyen “Drummer Lizard” Güneş’in bu konuda bir yazısı da var: “Yürüyerek Dünya Turu Yapan 6 Seyyah“.

Bu “Nev’i şahsına münhasır Maceraperestler” cidden Ağır Abi’ler.

Yaptıklarını ilgiyle izleriz, saygı duyarız, bize kendi yaşamımızda başarmak istediğimiz pek çok farklı konuda ilham verirler, örnek olurlar ama kabul edelim yaptıkları işler “normal” insanların yapabileceği şeyler değil…

Mesela Gürkan Genç; 2012 yılından bu yana 6 yıldır pedal çeviriyor. Türkiye’ye dönmeyi planladığı tarih 2022. Avrupa, Ortadoğu, Asya ve Afrika’yı bisikletiyle gezdi, şimdilerde de Güney Amerika’da. Sitesinden küçük bir alıntı yapayım: “Orta Asya Türk devletlerini, Kuzey Asya’nın tamamını, İpek yolunun tamamını, Türkmenistan’da Kara-Gum Çölünü, Moğolistan’da Gobi Çölünü, Tacikistan’da toplamda 37.000 metre tırmanış yapılan Walkhan Vadisini ve 4650 metredeki, Pamir Geçidini bisikleti ile geçen ilk Türk…”

Mesela Tunç Fındık; Dünyamızdaki toplam 14 adet 8000 metrelik dağın tümüne çıkmayı içeren 14×8000 projesi ile ilgileniyor. Ve 2017 sonu itibariyle de bu zirvelerden 12’sine tırmanmış. Everest’e iki kez, farklı rotalardan çıkan ilk Türk…

Yine mesela 3 okyanusu kürek çekerek geçen “Çılgın Türk”Erden Eruç. Okyanuslarda toplam 26 bin deniz mili kürek çeken ve 876 gün denizde kalan Eruç’a Guinness 2009’da denizde tek başına kaldığı 312 gün için “denizde en uzun süre kalan yalnız kürekçi” unvanını vermiş… 2012’de “üç okyanusu kürekle geçen ilk kişi”, 2014’te de “kendi kas gücüyle dünyayı dolaşan ilk kişi” rekorlarını da onaylamış…

9. İş icabı Seyahat edenler

İş icabı gezen bir sürü insan var değil mi.

Pilotlar ve slide’ları armed yapıp cross check eden “cabin crew” elemanları, kongreden kongreye koşan doktorlar, sporcular (Jimnastikçi ve Dansçı kızım Margarita, katıldığı turnuvalar sayesinde Türkiye’de benden daha çok yer gezdi), her limanda bir sevgilisi olan denizciler, uluslararası fuarlarda tesislerini tanıtan turizmciler, tabii ki Diplomatlar, toplantıdan toplantıya koşan farklı sektörlerden işadamları, müzisyenler, “yolların fatihi” TIR şoförleri, ve de tabii ki her seyahat severin hayali Tur Rehberleri…

Ve daha pek çok meslek grubu…

Yolların “seyyahı” kamyon şoförleri…

Pek çok insan yaptıkları meslekler sayesinde seyahat ediyorlar. Tamam bazıları gittikleri ülkeleri sadece havalimanından kaldıkları otele gidip gelirken görüyorlar. Ama aralarında bu iş seyahatlerini uzatıp seyahatin hakkını verenler de yok değil. Sözgelimi benim “hazır Singapur’a kongreye gitmişken oradan Vietnam’a geçip bir hafta da oralarda takılayım” gibi cümleleri sık sık telaffuz eden bir doktor arkadaşım var.

Burada yeri gelmişken rehberlik ile ilgili bir kelam edeyim; Tur Rehberliği her daim çok özenilen “meslek icabı” seyyahlık olsa da “Keşfet.tv” Erkut ile onun her Paris seyahati öncesinde aynı geyiği yaparız… “Paris 150’nciden sonra artık iyi bir fikir olmaktan çıkıyor değil mi Erkut? ”

10. Seyahat etmeyi kendilerine İş edinenler

Bir süre seyahat ettikten sonra eli kalem veya kamera tutan herkesin en büyük hayali malumunuz: Gezip tozarken elde ettikleri deneyimleri yani gezip gördüklerini, yiyip içtiklerini sosyal medya hesaplarında veya bloglarında paylaşıp, bu meşguliyeti de para getiren bir işe dönüştürmek. Yani hem gezmek hem de gezerken para kazanmak.

Bu işi çok güzel yapanlar olduğu gibi SEO’ya uygun yazacağım diye aynı cümle içerisinde “seyahat” ve “rehber” sözcüklerini minimum 25 kez kullanabilen arkadaşlar da yok değil.

Bu konuda biraz kafa yorup uzun uzun da yazmıştım. Bakınız: Seyahat Güzellemeleri ve Influencer’lık Müessesesi.

11. Romantik Entelektüeller

Bir filmin bir sahnesinde sadece birkaç saniyeliğine gördüğü bir imgenin peşinden dünyanın öbür ucuna gidenleri gördüm, duydum. Veya okudukları kitabın ardından yıllarca o romanda anlatılan diyarlara gitme hayali kuranlar.

Frida kahlo’nun doğup yaşadığı ve öldüğü Mavi evi “La Casa de Azul” u görmek için Meksika’ya gitmek dışında seyahat konusunda pek isteksiz bir arkadaşım olmuştu. Bir tek de Meksika’ya gitti zaten. Broadway’de çok izlemek istedikleri oyunu görmek için New York’a veya defalarca izledikleri Kuğu Gölü’nü bir de Bolshoi’un sahnesinde izleyebilmek için Moskova’ya gidenleri biliyorum. Picasso’nun Guernica’sı, Munch’un Çığlık‘ı veya Michalengelo’nun Davut’u kaç kişiyi yollara düşürmüştür kim bilir?

Bir keresinde Hindistan’dan dönerken yanımda oturan Amerikalı çiftin İstanbul’a gelme nedenleri Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ının izlerinin aramaktı.

Keza bendeniz de 3 kez Hindistan’a gitmiş olsam da bir kez daha gideceğim; Gregory David Roberts’in Shantaram’da sözünü ettiği “Ayakta duran adamlar”ı aramak için…

Kendimi de “birazcık da olsa” ait hissettiğim bu gruptakilerin aklına seyahat etme fikrini düşüren genellikle kitaplar, filmler veya her türlü sanat eseridir.

Doğal olarak da o bu gruptakilerin özel mekanları diğer seyyahlar için sıradan kalabilirler. Sözgelimi Paris’de Montparnasse Bulvarındaki La Closerie des Lilas kafeyi herhangi bir seyyah pahalı, servisi kötü veya oldukça sıradan bir yer olarak değerlendirebilir. Ama bir zamanlar müdavimleri arasında Paul Cezanne, Ernest Hemingway ve Scott Fitzgerald’ın olduğu düşünülürse romantik entelektüellerin bir bölümü için burası adeta bir hac mekanı olacaktır…

“Romantik entelektüel” yazılar içeren bir seyahat bloğu okumak isterseniz size “kendini bildi bileli edebiyatın içinde” Özlem’in sitesini önerebilirim: Gezgin Martı

Paris’deki La Closerie des Lilas kafenin Buenos Aires’deki benzeri: Cafe Tortoni. Bir dönem dünyaca ünlü Tango şarkıcısı Carlos Gardel ve yazar Jose Luis Borges gibi Buenos Aires entelijansiyasının önde gelenlerinin takıldığı bir mekanmış…

Cafe Tortoni’nin bir köşesinde yer alan balmumu heykeller. Kafenin ünlü  müdavimleri; Borges, Gardel ve Şair Alfonsina Storni

12. Nomadlar – Göçebeler

Sözgelimi işleri gereği başka ülkelerde yaşayanlar. Bir süre “dünyagezer” olup da rotaları sona erdiğinde veya hala yollardayken çok sevdikleri bir ülke veya şehir bulup soluklananlar. Veya sadece kaçıp gitmeli bu ülkeden diyerek bir yerlere yerleşen, başka bir hayat kuranlar bu gruptakiler.

Bazen kent yaşamına, o yaşamın sunduğu her şeye sırtını dönüp, doğanın içinde “kendi yağında kavrularak ve olabildiğince özgür” yaşayabilmek için yollara düşenler için kullanılıyor Nomad sözcüğü. Mesela Christopher McCandless veya daha popüler ismiyle Alexander Supertramp’ın hikayesinde olduğu gibi. (Trajik sonu nedeniyle pek sevmesem de Chris’in hikayesini anlatan Into the Life – Özgürlük Yolu- filmi hakkında bilgi için yine Gezginlere ilham Veren Filmler yazıma bakabilirsiniz)

Sanırım serde seyyahlık olunca bu “yerleşme” uzun süremiyor. Nomadlar başka yerlere göçmeye devam ediyorlar. Veya gittikleri yerlerde rahat oturamayıp yaşadıkları yere yakın coğrafyalarda seyahat etmeyi sürdürüyorlar.

Bakınız: Dünya’yı gezip geldikten sonra Uruguay’a yerleşen Gülen ve Murat. Siteleri; Bi Gezip Gelelim Biz. Motto’ları da pek güzel; Stories of a Nomad Couple. (Nomad bir çiftin hikayeleri…) 

Yollara düşen, aklı her daim yollarda “seyyah” ruhların pek çoğu tabii ki tek bir gruba dahil edilemez. Belki de bazılarımız yukarıdaki gruplardan hiç birine ait değiliz. Belki aklıma gelmeyen başka seyahat uyaranları, nedenleri vardır.

Benimkisi sadece seyahat etme nedenlerimiz, bizi nelerin harekete geçirdiği üzerine biraz düşündükten sonra yazdığım bir yazı.

Varsa eklemek istediğiniz, bekliyorum…