Iran 5: Abyaneh ve İsfahan

Palangan (web’den)

Yazıya İran’in efsane köyü Palangan’ın fotoğrafı ile başlamak istedim. Tabii ki gidemeyip de içimizde kaldığından.

Palangan İran’ın Kürdistan eyaletinde, Kamyaran şehri yakınlarından “tüm fotoğrafçıların hayali” küçücük fakat fotoğrafları dünyaca ünlü bir köy.

Gitmeden önce bayağı bir kafa yormuştuk aslında. Kermanşah’a uçalım, oradan Kamyaran üzerinden taksi ile Palangan’a gidip gelelim falan diye uzun uzun araştırdık. Fakat bize hem en az iki ekstra güne mal olacaktı hem de gittiğimiz dönemde -Şubat sonunda- oralar pek bir soğuk yolları da pek bir karlıydı.

Madem Palangan’a gidemedik, biz de “B planı” Abyaneh’e gidelim dedik ve İran’daki üçüncü gecemizde kendimizi Abyaneh köyünün açık tek oteli, lobisi pek otantik, pek ilgi çekici Hotel Abyaneh’de bulduk. Ki zaten Abyaneh’de konaklayabileceğiniz sadece 2 mekan varmış.

Hotel Abyaneh

Abyaneh Hotel, Lobby

Köye 1-2 kilometre kala dermeçatma bir kulübedeki görevliye giriş ücreti olarak kişi başı 5000 tümen ödediğimiz Abyaneh’e girerken hava çoktan kararmıştı. Hem Kashan’dan çıkışımız gecikmişti hem de yolda molayı abarttık. Benzincinin birinde dünya tatlısı bir marketçiyle bayağı bir sohbet ettik…

Asıl manzarayı sabaha bıraktığımız Abyaneh, Karkas Dağlarının eteklerine kurulmuş 1500 yıllık bir köy. Ertesi sabah göreceğimiz manzara biraz Palangan’ı anımsatsa da bence farklı ama Abyaneh de oldukça güzel ve fotografik…

Tam olarak nerede derseniz; Kashan’a 82 kilometre mesafede, Kashan’dan Isfahan’a giderken meşhur Natanz’a gelmeden önce yoldan sapıyor ve 20 küsur kilometre dağlara doğru yol alıyorsunuz. Yanılmıyorsam taksi dışında bir ulaşım şansı yok.

Ertesi sabah göreceğimiz Abyaneh Kırmızı tuğlalı, ahşap kafes pencereli ve ahşap balkonlu evleri olan dar sokaklarının birbirine karıştığı bir köy. Köyün sakinleri birkaç yüz yıl önce yok olan eski bir Farsça lehçeyi konuşuyorlarmış. Ve çoğu hala geleneksel kıyafetlerini giyiyor. Özellikle kadınların rengarenk kıyafetleri çok güzel.

Gelelim neden B planı dediğime…

Yukarıda da dediğim gibi Palangan’a gitmek çok zor ve zahmetli. Oysa Abyaneh İran’ın ana turistik rotası üzerinde. Hemen herkesin Tahran’dan Kashan üzerinden İsfahan’a geçtiği ana yoldan sadece 20 kusür kilometre içeri giriyorsunuz.

Ve tabii ki Abyaneh için “B planı” demek belki de büyük bir haksızlık. Hatta kim bilir belki Abyaneh, Palangan’dan çok daha özel çok daha güzeldir. Fakat dürüst olayım; eğer Palangan’a ulaşmak daha kolay olsaydı hangisini seçerdim? Mümkünse ikisini de fakat tercih yapmam gerekirse Palangan’a giderdim. Yeri gelmişken ikisini birden görmüş olur da fikrini benimle paylaşmak isteyen olursa yazımın sonuna iki cümlelik bir yorum yapabilir, sevinirim.

Sabah erkenden otelden çıkıp kısacık bir sürüşle şehrin meydanına ulaşıyoruz. Sonra da köyü uzaklardan fotoğraflamak için söğüt ağaçları boyunca ilerleyen bir patikayı izleyerek köyün hemen arkasındaki tepeye tırmanıyoruz. Zaten Abyaneh’in sözcük anlamı da “söğütlerin yetiştiği yer” veya “söğüt bahçesi” demek. Söğütleri geride bırakıp tırmandığımız küçük tepenin üzerinde bir de kale kalıntısı var.

Tepeden onlarca fotoğraf çektikten sonra aynı patikadan geri dönüp, saatlerimizi ayarlıyor ve köyün içinde üçümüz kafamıza göre sokaklara dalıyoruz.

Abyaneh çok güzel, çok görülesi… Dediğim gibi belki de B planı, A planından daha güzeldir, kim bilir?

Ve Abyaneh Fotoğrafları:

Abyaneh sokaklarından

Söğüt ağaçlarının ardında Abyaneh.

Köyün hemen dışındaki tepeden görünümü

Abyaneh’in birbirinden güzel kapılarından biri

Abyaneh

Yolun üzerini kapatan bu yapı eski bir Zerdüşt Ateş Tapınağı

Abyaneh Sokaklarından. Köydeki evlere tipik renklerini veren civardaki toprağın içerdiği yüksek orandaki demirmiş… Fotoğrafı asılı olan kişi de İran-Irak savaşında köyün verdiği şehitlerden.

Köyün merkezinden

Abyaneh’in karşısındaki tepe ve kale kalıntıları…

Abyaneh sonrası Natanz üzerinden İsfahan’a doğru yola devam ediyoruz. Sağımızda bize muhteşem manzaralar sunan Karkas Dağları var. Yukarılarda bir yerlerde Natanz için “meşhur” demiştim. Bilmeyenler, hatırlayamayanlar için buraya ufak bir not düşeyim: Geçen yıl Trump’ın bağırıp çağırmalarına rağmen İran’ın açtığı nükleer zenginleştirme tesisi burada, Natanz’da yer alıyor.

Nükleer zenginleştirme tesisi falan derken tüm İran’da dikkatimi çeken, saygı duyduğum, hoşuma giden bir gelenekten söz etmek istiyorum.

Biliyorsunuz 1979’daki İran Devriminin hemen ardından, 1980 yılında Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak, “devrimden sonra İran zayıflamıştır fırsat bu fırsat diyerek” İran’a saldırmış ve 8 yıl süren bu savaş 1 milyondan fazla insanın hayatına mal olmuştu. Her ne kadar Saddam yıllarca “ya İran ülkesindeki devrimin aynısını benim ülkemde de yapacaktı, beni indirip İslam Cumhuriyeti kuracaklardı, o yüzden saldırdım dediyse de” savaşın sonunda ölüp giden 1 Milyondan fazla can dışında her iki ülkede de hiçbir değişiklik olmadı.

Dikkatimi çeken, saygı duyduğum şey ise, yukarıdaki fotoğraflardan birinde olduğu gibi, nereye giderseniz gidin, yol kenarlarında İran-Irak Savaşında o şehrin, o yörenin verdiği şehitlerin fotoğraflarının asılı olması. Hem de savaşın üzerinden 39 yıl geçtiği halde.

Askerliğini Van’da yapmış, operasyonlarda bulunmuş, çatışma yaşamış, ellerinde Mehmetçikler şehit olmuş biri olarak, isimleri parklara veya okullara verilen az sayıdaki şehidimiz dışında kaybettiğimiz binlerce insanı anımsatacak bir şey var mı etrafımda diye düşündüm İran’da… Var mı?

O yüzden de çok saygı duydum. Bu; bunca yıldan sonra hala yol kenarlarına ülkesi için canını vermiş insanların fotoğraflarını asıp “unutmayın” deme geleneğine…

Natanz Bölgesi. Büyük olasılıkla zengin uranyum yatakları içeren Karkas Dağları

İsfahan’a doğru… Paralı otoyol yerine, Abyaneh çıkışı yanlışlıkla girdiğimiz ücretsiz eski yol…

Ve İsfahan’dayız. “Esfehan; Nısf-ı Cihan”. Yani; “İsfahan; dünyanın yarısı”.

İlk işimiz otel bulmak. Şehrin içinden geçen “doğuran ırmak” Zayenderud Nehrini solumuza alıp yoğun trafiğin içerisinde ilerlerken gözümüze kestirdiğimiz bir otelin önünde arabayı sağa çekiyoruz. Ali ile ben resepsiyona giderken Serdar ve Nusret arabadalar. Bana oda seçimi konusunda tam yetki veriyorlar.

Resepsiyon bize iki alternatif sunuyor. İlki dört kişilik oda. Ve toplam fiyat gecelik 40 Dolar civarında. İkinci alternatif ise Kral dairesi… Onun da fiyatı 46-47 Dolar civarında, gecelik.

Kral dairesini gördükten sonra; bir 2 kişilik yatak odası, ayrıca içinde 3 yatak ve oturma grubu olan bir salon, kocaman bir banyo ve bonus “Si-o-se Pol Köprüsü” manzarası var, birkaç dolar için cimrilik yapmıyor, odayı tutuyor ve arabanın içinde beni bekleyen dostlarımın yanına, verdikleri yetkiyi harika bir şekilde kullanmış olmanın verdiği “havayla” dönüyorum. Karşılığında da daire içindeki ayrı oda tabii ki benim oluyor…

Merak edenler için otelimiz Si-o-se Pol köprüsünün Mellat Bulvarı tarafınaki çıkışının hemen karşı köşesinde ve zemin kattaki kafesindeki hamburgerleri oldukça başarılı: 3 yıldızlı Persian Suite Hotel.

Sİ-o-se Pol Köprüsü Girişinden Persian Suite Hotel

Tabii otele check-in yaptığımızda hamburgerleri henüz denemediğimizden ve Nusret de Serdar’la bana “Ne biçim gezginsiniz İran’da hamburger mi yiyeceksiniz?” diyeceğinden önce bir restoran bulmak için yollara düşüyoruz.

İstanbul’da bir semtmiş izlenimi veren modern binaların arasındaki bir sokakta büyük olasılıkla özel bir okulun çıkışına çocuklarını almaya gelmiş ailelerin özensiz park ettikleri otomobillerinin yarattığı trafikte sıkışıp bayağı bir zaman harcadıktan sonra otantik bir restoran bulma sevdasını bir kenara bırakıp, karşımıza çıkan bir otelin şık görünümlü restoranında kebaplara dalıyoruz.

Yemek sonrası ilk durağımız merakla beklediğimiz Nakş-ı Cihan Meydanı.

Nakş-ı Cihan veya sonradan, devrimden sonra kendisine zoraki iliştirilen ismiyle İmam Meydanı, Pekin’deki Tiananmen’den sonra dünyanın ikinci büyük meydanıymış. Tam ölçüsünü merak ediyorsanız 512 metreye 163 metre boyutlarında.

Safevi Hükümdarı Şah Abbas tarafından, büyük ihtimalle dünyanın kalanına bir itibar mesajı vermek amacıyla yaptırılmış, 1600’lerin başında.

Nakş-ı Cihan’ın ne anlama geldiğini araştırdığınızda karşınıza birden çok seçenek çıkıyor: Dünyanın nakışı, dünyanın süsü, dünyanın resminin meydanı gibi. Ben en çok Lonely Planet İran’da kullanılan versiyonu sevdim: “Pattern of the world” yani “dünyanın modeli”… Büyük Şah Abbas “dünya büyükse büyük, ben başşehrime öyle bir meydan yaptırım ki dünyayı içine sığdırırım” şeklinde tüm dünyaya meydan okumuş sanırım.

Meydanın güneyinde her tarafı mavi-yeşil çinilerle süslü Şah Camii var ki onun da ismi devrimden sonra İmam Camii olarak değiştirilmiş. Doğu tarafında yine oldukça gösterişli Şeyh Lütfullah Camii ve karşısında da, yani batı tarafında Ali Kapu Sarayı var.

Nakş-ı Cihan Meydanı… Fotoğraf bir drone sahibi olmadığımdan @i_loveiran isimli Instagram sayfasından alınmıştır. Hemen ön tarafta görülen eski adıyla Şah yenisiyle İmam Camii

Kuzey’deki Keiseria kapısı da yürü yürü bitmeyen İsfahan Kapalı pazarına açılıyor. Tüm meydanı çevreleyen bu kapalı pazar gerçekten gezmeye değer.

İran Kültüründe bu kapalı pazarların bayağı önemli bir yeri var. Ticaretin gerçekleştiği, kontrol edildiği merkezler olmaları dışında bu pazarlar ayrıca cemaatin bir araya geldiği önemli mekanlar da. Osmanlı’daki aynı bölgede çalışan esnafın örgütlenip oluşturduğu Lonca benzeri bir organizasyon eminim İran pazarlarında da vardır. Aynı işi yapan esnaflar o devasa çarsıların içerisinde kendilerine ayrılmış bölümlerde bir araya gelmişler çünkü… Bakırcılar, kuyumcular, halıcılar, kumaşçılar her türlü esnaf pazarlar içerisinde kendine ait bölümde yer alıyor.

Kim bilir belki de bu pazarları görmek için çok fazla zamanımız kalmamıştır. Büyük olasılıkla “AVM geleneği” dünyanın her yerinde olduğu gibi İran’da da esnaflık kültürüne kaçınılmaz darbesini vuracaktır. Eğer öyle olursa pazarlar ciddi darbe alacak tamam da o güzelim Kapalı Pazar mimarisi de ortadan kalkacaktır. Hele de o güzelim tavanlar… Bu her İran şehrinde, en azından bizim gezdiklerimizde var olan  kapalı pazarların yerini bizdeki gibi çok katlı, modern görünümlü soğuk çarşıların alması ihtimali insanın içini acıtıyor açıkçası.

Nakş-ı Cihan Meydan İsfahanlılar için bir mesire yeri gibi. Çimlere uzanıp sohbet edenler veya piknik yapanlar, banklarda oturup etrafı seyredenler, meydandaki faytonlarda küçük bir gezinti yapanlar, bizim gibi her şeyin fotoğrafını çekmek isteyen turistler, kimi arasanız burada.

Sıcak yaz günlerinde gece geç saatlere kadar çok keyifli oluyormuş burası. Pek çok İsfahanlı akşam yemeklerini çimlerin üzerinde yiyor gece geç saatlere kadar burada takılıyorlarmış. Fakat biz şubat sonunda gittiğimizden, akşam karanlık bastıktan sonra Şah Camii’nden çıkıp yavaş yavaş meydanı terk ederken, hava insanı yavaştan üşütüyor, meydan da giderek boşalıyor.

Nakş-ı Cihan Meydanı

Nakş-ı Cihan Meydanı

Nakş-ı Cihan: Şeyh Lütfullah Camii

Ali Kapu Sarayı

İsmi devrimden sonra İmam Camii olarak değiştirilmiş Şah Camii

Şah / İmam Camii’nin girişi

Meydanın tadını çıkaranlar…

Nakş-ı Cihan adeta bir mesire yeri gibi

Nakş-ı Cihan’ın faytonlarından

İsfahan Kapalı Pazarından meydana çıkan kapılardan. Karşıdaki yapı Şeyh Lütfullah Camii

Nakş-ı Cihan Meydanı. Şah / İmam Camii’nin girişinin gece görüntüsü

Şah veya İmam Camii… Çinilerin güzelliğine bakar mısınız?

İsfahan Kapalı Pazarı

isfahan Kapalı Pazarı, günün son saatleri

Nusret fotoğraf çektirmek için ayak üzeri tanıştığı Molla ile sohbeti koyulaştırırken, İsfahan Kapalı Pazarı

Çayhane

Ertesi gün gündüz gözüyle yeniden gezeceğimiz Şah –veya İmam– Camii’ni anlatmayı bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Karalık iyice çöktükten sonra önce otelimize uğruyor sonra yine kendimizi dışarı atıyoruz. Hemen karşımızdaki Si-o-se Pol köprüsünde bir tur atıyoruz. Biraz sönük de olsa bir aydınlatma var fakat Zayenderut’un yatağında su olmadığından köprünün o bildik gece sudaki yansımasıyla birlikte göründüğü harika fotoğrafı çekmeyi başka bahara bırakıyoruz.

Bu arada yazıya fotoğraf seçerken “hadi ya, ilk gün mü gitmişiz, sanki ben ertesi gün gittik gibi hatırlıyorum”dediğim 40 Sütunlu Saray’dan da söz edeyim.

Nakş-ı Cihan Meydanında bir süre dolanıp, bir sürü fotoğraf çektikten sonra bir ara İranlıların Kakh-e Chehel Sotun dediği, ki Chehel Farsça 40 demek, sarayı ziyaret edip dönüyoruz. Meydana yürüme mesafesindeki bu sarayı da yine yine Şah Abbas’ın konukları için yaptırmış.

Chelel Sütun Sarayı iki tarafında gül fidanları olan ince uzun bir havuzun sonunda karşılıyor bizi. Hemen burada bir spoiler vereyim; Aslında sütun sayısı 20. Sütunların havuzdaki yansımalarıyla birlikte 40 ediyor…

Sonradan çok örneğini göreceğimiz İranlıların bahçe ve havuz sevdasının güzel örneklerinden olan bahçede maalesef ikinci 20 sütunun fotoğraflarını çekemiyorum. Havuz kirli ve ışık uygun değil. Fakat diğer taraftan, saraydan giriş kapısına doğru birkaç yansımalı fotoğraf çekebiliyorum.

Kakh-e Chehel Sotun, 40 Sütunlu Saray

Sarayın giriş kapısı, yansıma fotoğrafı

Kakh-e Chehel Sotun

Chelel Sütun Sarayına giderken önünden geçtiğimiz İsfahan Çağdaş Sanat müzesi, sanki İran’da çağdaş sanat olması mümkün değilmiş gibi şaşırtıyor beni. Önyargılarımızdan asla tümüyle kurtulamıyoruz değil mi? Müzede Günther Uecker’in Hafız’ın dizelerinden oluşan baskıları sergileniyormuş. Müzenin biz önünden geçerken kapanmasına dakikalar vardı, keza Chelel Sütun Sarayının da. Dolayısıyla tercihimizi modernden değil klasik ve tarihi olandan yana kullanıyoruz.

Fakat Gunther Uecker’in sergisinin afişine bayıldım.

Gunther Uecker’in Hafız’ın dizelerinden oluşan baskılarının sergilendiği İsfahan Çağdaş Sanat Müzesi.

Kiarostemi, Mescidi, Farhadi gibi yönetmenler buralarda mı yetişiyor acaba?

Nakş-ı Cihan’a döndüğümüzde önce tekinsiz görünen dar bir merdivenle indiğimiz bir “çayhane” de nargile dumanı altı çaylarımızı içiyor sonra da uzun uzun çarşıyı geziyoruz.

Sonrasında yukarıda da söz ettiğim gibi biraz daha Nakş-ı Cihan Meydanı ve Şah Abbas veya İmam Camii… Hava kararırken de meydandan çıkıp, önce otelimize gidiyor, bir süre dinlenip kendimizi dışarı atıyoruz.

Tıpkı Nakş-i Cihan meydanı gibi, Si-o-se Pol’ün kenarı da daha sıcak akşamlarda bayağı hareketli olurmuş. Yemek yiyenler, oturup geç saatlere kadar sohbet edenler, oyun oynayan çocuklar, kızlı erkekli gezip eğlenen gençler gibi. Fakat dediğim gibi, hava soğuk ve köprü civarı tenha…

Köprü çıkışı hemen karşıya Chaharbagh Bulvarına dalıyoruz. Ta Safevi döneminden kalma bir bulvar burası…

Bulvar akşamları taşıt trafiğine kapanıyor sanırım, eğer bizim orada olduğumuz akşama özel bir durum değilse. Her iki tarafta banka şubeleri, kuyumcular, vitrinlerinde batılı tarzı modern kıyafetler olan mağazalar ve fazla sayıda da fast food restoranları ve kafe var. Masa ve sandalyeleri sokaklarda. Köprüdeki tenhalığın aksine bulvar oldukça kalabalık.

Bir kafede oturup hiç İran’a özgü olmayan tatlılar eşliğinde Americano’larımızı içiyor, yapmayı hiç sevmesem de etrafımıza bakıp İran ve Türkiye’yi kıyaslıyor sonra da otelimize dönüyoruz.

İlk günün izlenimleri: İsfahan güzel, dediğim gibi kıyaslama yapmayı hiç sevmesem de en azından şehrin konakladığımız bölgesi İstanbul’u anımsatıyor. İranlıların kesinlikle bizim gibi heykel sanatı ile bir dertleri yok. Özellikle Zayende nehri kenarındaki yeşil alanlarda, şehirdeki büyük kavşaklarda, yol kenarlarında onlarca modern ve estetik heykel var. Ve trafik dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi İsfahan’da da çekilmez…

Sürecek.