Seyahat Güzellemeleri ve Influencer’lık Müessesesi

Güzelleme: Türk Halk Edebiyatı nazım türlerindendir. Bir kimseyi, bir güzeli, bir yeri, herhangi bir tabiat manzarasını övmek maksadıyla söylenen şiirlere denir.

Bir de Cemal Süreyya’nın unutulmaz şiiridir tabii ki…

Not: Çok sıkıcı olmaması adına araya konu ile alakası olmayan fotoğraflar koydum.

 

Gerçekten seyahat etmek zorunda mıyız?

Doğal olarak seyahat bloğu sahibi hemen herkesin hayali, gezip tozarken elde ettikleri deneyimleri yani gezip gördüklerini, yiyip içtiklerini blog sayfalarında paylaşıp, bu meşguliyeti de para getiren bir işe dönüştürmektir. Yani hem gezmek hem de gezerken para kazanmak.

Mesela Two Monkey Travel Group isimli sitede okuduğum bir makaleye göre bu işin piri Nomadic Matt ayda 50 Bin dolardan fazla kazanıyormuş. Keza Instagram fenomeni çift Jack Morris ve kız arkadaşı Lauren Bullen’ın (@gypsea_lust) her bir fotoğraf karşılığında aldıkları rakam da 7 Bin Pound’muş.

Tabii ki bunlar uç örnekler ama sadece yazdıkları veya üretikleri farklı türde içeriklerle hayatını sürdürüp gezen bir sürü blogger, Instagrammer, Youtuber ve başka havalı isimler ile anılan “Influencer” seyyah var. (Bizim ülkemizde de var, ama başıma bir iş gelmesin, bu yazıda sadece yabancılardan söz ettim…)

Hal böyle olunca doğal olarak da seyahat ciddi bir pazar haline dönüşüyor. Geçenlerde Matador Network’de okuduğum bir makalede  yazar Matt Hersberger’in sarf ettiği şu cümle çok doğru sanırım: Travel is the new consumerism. (Seyahat yeni tüketimciliktir, “tüketimi özendirme”dir)

Gerçekten yılda 1 Milyardan fazla insanın kendi ülkesinden başka bir ülkeye eğlence amaçlı seyahat ettiği günümüzde, sürekli “tüket tüket” diyen Kapitalizm’in bu sektörü atlamasını bekleyemezdik değil mi?

Paris is always a good idea, Paris her zaman iyi bir fikirdir. Audrey Hepburn’ün dediği gibi. Mesela ben Influencer olsam çok ama çok orjinal bir fikrim olmadıkça asla Paris hakkında yazmazdım. Paris’de geçen o kadar çok film, o kadar çok roman var ki. Veya daha önce çekilmemiş bir Paris karesine rastlayabilir misiniz? Evet Paris her zaman iyi bir fikirdir ama…

Bloglardaki o seyahat güzellemelerinin altında yatan biraz da bu, ne dersiniz?

“İşinizi bırakın, plazalara hapsolmayın, 9’dan 5’e aynı odada çalışmaktan sıkılmadınız mı?, boş verin kariyerinizi, hayat kısa tadını çıkarın, özgür olun, seyahat özgürlüktür, seyahat insanın kendine giden yoldur, seyahat ettiğin kadar varsın, bak burası ne güzel, gezmek harika, hadi siz de hemen bir bilet alın ve seyahat edin vs vs…” 

Neredeyse tüm seyahat blogları benzeri seyahat güzellemelerinden geçilmiyor değil mi? Seyahat etmek olmazsa olmazmış, zorunluymuş, hatta seyahat etmeyen adam bile sayılmazmış gibi.

Öyle mi gerçekten?

Yukarıda da sözünü ettiğim Matt’in makalesinin başlığı şuydu: “Sanki seyahat etmek tüm sorunlarımızı giderecekmiş gibi davranmayı bırakmamız gerekiyor”. (We need to stop pretending travel will fix all of our problems)

Kesinlikle katılıyorum.

“Faro del Fin del Mundo”, Dünyanın Sonundaki Fener. Güney Amerika’nın en ucunda, en güneydeki şehir Ushuaia’nın açıklarında. Fakat Jules Verne’nin feneri bu değil. O da yakınlarda ama bu o değil. Zaten kitabı okuduysanız bunun kitapta sözü edilen fener olamayacağını da anlarsınız…

Sizce de “seyahat etmek” gereğinden fazla abartılmıyor mu? Çok ya da az, hasbelkader veya isteyerek ve planlayarak seyahat eden ve blog sahibi “neredeyse” herkes öyle büyük laflar ediyor ki sanırsınız şu dünyada var olmanın tek koşulu seyahat etmek.

Ve “Seyahat ettiğin kadar varsın” düşüncesini sürekli pompalayıp gözümüze sokan, satın aldığınız gereksiz şeylerin yanında bir de seyahat ederek de para harcayın, tüketin ve hatta paylaşın ki başkaları da özensin hemen koşup bir uçak bileti alsınlar, bir yerlere gitsinler, para harcasınlar diyen de bildiğimiz o kapitalist düzenin ta kendisi.

Hatta düşününce bir yerlere kaçıp modern hayata özgü pek çok şeyden ve en çok da Kapitalizmden kaçan günümüz seyyahlarının pek çoğu bilmeden yine Kapitalist düzene hizmet etmiş olmuyorlar mı? Bilerek veya bilmeyerek başkalarını yola düşmek konusunda özendiren bu Influencer seyyahların küresel ısınma üzerindeki olumsuz etkilerini kafaya takanlar bile var. Biliyorsunuz hava taşımacılığının çevre üzerinde derin izleri de var. Atmosfere giderek artan miktarlarda karbondioksit, su buharı ve nitrik asit bırakan uçaklar, küresel ısınmanın üzerine tuz biber ekiyorlarmış…

Sosyal medyada gördüğümüz o seyahat edenler nasıl da Nirvana’ya ulaşıyorlar, ne kadar aydınlanıyorlar, ne kadar ileri gidiyorlar, nasıl da kendilerini keşfediyorlar, değil mi? Ve nasıl da sürekli eğleniyorlar ve mutlular…

Bir de o “zavallı” beyaz yakalılar var: Nedir işlerinden ayrılmayıp hala plazalarda çalışan ve dünya turuna çıkmayan, çıkmayı düşünmeyen o beyaz yakalıların seyahat bloggerlarından çektiği? Şamar oğlanına döndüler.

Ne bileyim bir fani gezmek istemiyor diye bu onu gezenlerden daha akılsız mı yapıyor? Ayrıca insan doğası birden fazla tutkuya izin vermiyor mu? Sözgelimi bir insan hem beyaz yakalı kariyerinde ilerleyip hem de seyahat edemez mi? Kimin nasıl mutlu olacağına bloggerlar mı karar veriyor? Seçtiği ve severek yaptığı mesleğinde ilerlemek uğruna “seyahat etmemek” çok mu kötü? Ve başıma bir iş gelmeyecekse: 20’li yaşlarda terk edilen hangi kariyerdir yahu? 

Havana, Küba. Küba devrimi 1959 yılında bittiğine göre bu ülkede en yenisi 1959 model, bunun gibi binlerce klasik Amerikan otomobili var. Ve yakında “maalesef” sokaklar yenileriyle dolacak…

Bağışlayın, sizleri hayal kırıklığına uğratmak istemem ama seyahat etmeyi sevmeyen insanlar da var. Yine bağışlayın ama “aydınlanmanın” veya kendini keşfetmenin, seyahat etmekle doğrudan bir ilgisi falan da yok.

Bizim meslekte çok kullandığımız bir cümle vardır: “Tıpta hastalık yoktur, hasta vardır” deriz. Aynı hastalık farklı bireylerde çok farklı seyredebilir, farklı tablolar görebilirsiniz anlamında…

İşte seyahatin etkileri de böyledir. Kişiden kişiye farklıdır.

İngiliz tarihçi Thomas Fuller’ın dediğine katılmamak elde değil: “Seyahat etmek akıllı bir adamı daha iyi ve aptalı daha kötü yapar.”

Ve ne demiş Fuzuli: “Mey biter saki kalır. Her renk solar haki kalır. İlim insanın cehlini alsa da, hamurunda varsa eşeklik; baki kalır.” Seyahat de öyle işte… Hamurunuzda yoksa dünyayı da gezseniz, “yüzbilmemkaç” ülke de görseniz ne aydınlanırsınız ne de kendinizi bulursunuz.

Ama hamurunuzda varsa evden çıkmadan, okuduğunuz bir kitapla bile kendinize doğru fersah fersah yol kat edebilirsiniz.

Burada hemen bana, Mark Twain’den bir alıntı ile yanıt verebilirsiniz tabii ki: “Ön yargı, bağnazlık ve dar görüşlülüğün en iyi tedavisi seyahattir.” diye. Haklısınız ama o zaman ben de size derim ki keşke herkeste işe yarasaydı, bakınız; “3 ülke gezen de blogger oldu…” diye yazan bloggerler.

Yani naçizane demem odur ki bir insanı değerlendirirken kriter olarak sadece seyahat etmesini almayın, seyahat etmiş insanları da gözünüzde çok büyütmeyin.

Ve bu kapitalist düzende Sosyal Medya Influencer’larından da çok fazla etkilenmeyin… (Malum influence; etkilemek, etkili olmak demek. Kolay mıdır bir insanı etkilemek, üzerinde etki sahibi olmak, biraz çaba gerektirmez mi?)

Geçenlerde facebook’daki bir paylaşımın altına yaptığı yorumda Eatravels‘dan sevgili Şölen şöyle demişti; “Bu Influencer’lar bende alerjiye neden oluyor…”

Haklı, ben de aynı şeyi çok sık hissediyorum. (Bu arada Influencer olarak blogger, Instagrammer, Youtuber vb herkesi kastediyorum…)

Titicaca Gölü, Bolivya. Güney Amerika’da, Peru ve Bolivya arasında yer alan bu dünyanın en yüksek gölünde, gölün en dar yerindeki Tiquina Boğazındandan…

Şu aralar bu “bedava seyahat eden” Influencer tayfasına karşı genel bir tepki de yok değil. Hele de geçenlerde sosyal medyada yer alan malum olaydan sonra.

Hatırlarsınız belki; bol miktarda takipçisi olan Vlogger Elle Darby, Dublin’deki bir otele mail yazıp ücretsiz konaklama talep eder. Aslında konaklama karşılığında otelin tanıtımını yapacaktır. Otel sahibi de Elle’yi kendi Facebook sayfalarında ifşa eder. “Nedir bu çektiğimiz sizden bedavacılar, bu değirmenin suyu nereden geliyor , kaç kişiye maaş veriyoruz biliyor musunuz?” mealinde şeyler yazar. Olay sosyal medyada paylaşılır, tartışılır en sonunda da, bence tabii ki, hem Elle hem de otel (The White Mose Cafe) kazanırlar… Çok merak ettiyseniz Elle’nin yazdığı mail ve otelin verdiği yanıt işte burada. Altında 40 binden fazla beğeni ve 6 binden fazla yorum var. Sonuçta hem Elle hem de otel kazanırlar, demiştim değil mi?

Bizler hala “bedavacılar” olarak görsek de “Influencer”lar aslında bir iş üreten ve verdikleri hizmet karşılığında para kazanan insanlar.

Sözgelimi yukarıdaki olayda otele mail yazan Elle değil de CNN Travel’da yayınlanmış bu makaledeki dünyanın en iyi 10 Seyahat Influencer’ından biri olsaydı otel yine aynı şekilde davranabilir miydi? Veya Instagram’da 10 Milyonun üzerinde takipçisi olup da otelinden veya restoranından bir kare paylaşan müşterisinden, check out veya hesap ödeme sırasında para talep eder miydi?

Gerçekten klasik reklamların yerini Influencer’ların ürettiği içeriklerin aldığının farkında değil miyiz?

Gezimanya yöneticisi Murat Özbilgi, Turizm Ajansı’ındaki “Ya reklama milyonlar harcayın ya da bu yazıyı okuyun” başlıklı yazısının bir bölümünde şöyle diyor:

“En basit tanımıyla içerik pazarlama tüketicilerin hoşuna gidecek tarzda içerikle yapılan pazarlama işine verilen isim. Kendinizden bahseden, tesisinizi, turlarınızı, ürün ve hizmet kalitenizi öven reklamların bir müşteri adayı için gerçekten çok sıkıcı olduğundan emin olabilirsiniz. Bunun yerine onların Internet’te görmek istediği tarzda içerikler üretip, onlarla ilişkinizi bu düzlemde kurmak zorundasınız. Nefretle kapatılan reklamlara dünya kadar paralar saçmaktan ancak bu şekilde kurtulursunuz.”

Kabul edelim veya etmeyelim Influencer’lar var. Bedava konaklayacaklar, eğlenceli, lüks hayatlarını gözümüze sokacaklar, bedava seyahatlere gidecekler ve bazılarımıza göre “hiçbir iş yapmadıklları” bu işten de para kazanacaklar.

Peki bu işlerin gerçekten kolay olduğunu mu sanıyorsunuz? En son ne zaman 1791 sözcükten oluşan bir yazı yazdınız mesela? (Bu yazıdaki toplam sözcük sayısı ve üstelik ben bu işten hiç para kazanmadım…)

Seyahat edeceksiniz, yazacaksınız, fotoğraf veya film çekeceksiniz, ürettiğiniz içerikler başkaları tarafından beğenilecek, takipçileriniz olacak, takipçilerinizin güvenini kazanacaksınız, herkesin paylaştığı klişeler dışında farklı şeyler sunacaksınız, orjinal olacaksınız, sürekli çalışacaksınız. O “bedava” seyahatler o kadar da kolay değil yani…

Her zamanki gibi dışarıda işler biraz daha farklı. Gezimanya’nın 2015 yılındaki Seyahat Blogları yarışmasını kazandıktan sonra ödül olarak Sri Lanka’da TBCAsia’nın düzenlediği Seyahat Bloggerları Konferansına katılmıştım. Orada, aralarında yukarıda söz ettiğim makaleye göre dünyanın en iyi 10 Seyahat Influencer’ından ikisinin, The Blonde Abroad Kerstin ve Travel Babbo Eric’in de aralarında bulunduğu 20 kişilik bir grupla seyahat etme fırsatım oldu.

Darjeeling ve arkada Kangchenjunga. Dünyanın en yüksek 3. zirvesi: 8586 metre yüksekliğinde. İsmi “karların 5 Hazinesi” anlamına geliyor. Kuzey Hindistan.

Bizler hala “kime gezgin kime turist denir” gibi dangalakça tartışmalarla uğraşırken “profesyonel gezgin” Influencer’ları işlerini icra ederken görmek çok ilginç gelmişti.

Sözgelimi gruptaki bloggerlerdan mottosu “tek başına seyahat” olan birtanesi yanında asistanıyla dolaşıyor ve benim çok heyecan duyduğum mekanlarda, ne bileyim mesela Sigiriya’da, hem de ilk kez orada olmasına rağmen sadece Instagrama koyacağı selfie’yi dert ediyor, istediği kareyi çektikten ve hemen paylaştıktan sonra da etrafıyla pek ilgilenmiyor diğerleriyle muhabbet ediyordu. Biz doktorlar ne zaman bir araya gelsek konu eninde sonunda ne kadar kazandığımıza gelir. O gruptaki profesyonellerin Sri Lanka’da yaptıkları da aynıydı…

Diğer taraftan kimse de bunu yadırgamıyordu. Çünkü onlar için Sri Lanka’daki konferans yaptıkları işin bir parçasıydı. Karşılığında hayatlarını kazandıkları işleri. Sri Lanka’yı tanıtmaları isteniyordu, onlar da tanıttılar.

Şimdilerde biz alerji oluyor, şikayet ediyor, neredeyse içerik üreten herkesi bedava konaklama veya yemek için yazmakla şuçluyor, herşey mi güzel yahu abartmayın falan diyoruz ya. Tabii ki öyle değil ama bu bizlerin, takipçilerin ve Türk Influencer’ların –önemli bir kısmının- içerik pazarlama işini henüz tam olarak sindirememizden kaynaklanıyor.

Elbette zamanla Türkçe yazılan 300 kadar seyahat bloğu arasında (Türk Youtuber, Instagrammer’lar da var tabii ki ve sayıları çok daha fazla) gerçekten “Influencer” olabilenlerin sayısı artacaktır. Takipçiler de seyahat güzellemesi yapmak yerine “olabildiğince” dürüstçe yazanların farkına varacak, ama sonuçta bu işlerin kaçınılmaz bir şekilde kapitalist düzenin sonucu olduğunu anlayacaklar ve beklentilerini de ona göre belirleyeceklerdir. Cedi Osman’ın saçlarını Clear şampuan ile yıkadığına veya Scarlet Johansonn’un Dolce § Gabbana parfüm kullandığına inananlar için o zaman da yapacak bir şey olmayacak tabii ki…

Sosyal medya iyidir ama her okuduğunuza gözü kapalı inanmayın.

Ve bence gerçek gezgin, bağışlayın ama, yazdıklarından para kazanmayandır. Hatta belki de hiç yazmayandır.