Gezginlere İlham Veren Filmler

Bir kere baştan şunu söylemeliyim; Gezginlere ilham veren filmler diye bir yazı yazmak öyle pek kolay bir iş değilmiş. Memlekette kimin gezgin olup kimin olmadığı bile netleşmemişken bir de oturup birtakım filmlerden söz edip bunların gezginlere ilham verdiğini iddia etmek ne kadar doğru bilmiyorum. Ama bana ilham verdiler. Demek istediğim aşağıdaki filmler ve yorumlarım tartışmalara açıktır.

Listedeki kimi filmler seyahat filmi, kimileri yol filmi olarak nitelendirilebilir. Ya da her ikisi olarak da nitelendirilemez. Bazıları değişik janrlar arasında gidip gelebilirler. Belki de çok takılmamalı…

Peki ama her seyahat filmi veya yol filmi yollara düşmek için ilham verir mi?

Sözgelimi Thelma ve Louise, Fatih Akın’ın Im Juli’si veya The Way Back (Özgürlük Yolu) harika birer yol filmidirler. Fakat ne yazık ki her birini çok sevsem de izlerken bende filmdeki mekanlardan birini görme isteği uyandırmazlar.

Veya 26 filmlik James Bond serisinden herhangi birindeki bir sahne “burayı mutlaka görmeliyim” fikrini kolaylıkla kafanıza kazıyabilir. Ama James Bond dendiğinde benim aklımda beliren Halle Berry’nin Die Another Day’deki denizden turuncu bikinisiyle çıktığı “çakma” sahnedir… (Çakma diyorum çünkü sahnenin orijinalinde denizden çıkan Ursula Andress, film de Dr No’dur.)

Bazen de ilham verme konusunda iddialı olsa bile filmi sevemezsiniz. Filmin çekildiği mekanlar harikadır ama içinizde o “buraya mutlaka gitmeliyim” heyecanı belirmez. Sanki filmle aranızda bir bağ oluşmaz da sahneler öylece geçip gider gözlerinizin önünden. Hani televizyonda bazen bir filmi izlerken hem filmi “dinler” hem de facebook bildirimlerinize göz atarsınız ya. Öyle filmler işte. Kimse kızmayacaksa mesela Di Caprio’lu Kumsal (The Beach) veya Ethan Hawke ve Julie Delphy’li Before Sunrise/Midnight/Sunset serisi benim için öyledir.

Listemdeki ki bazı filmlere ise ne alaka diyebilirsiniz. Ölüm Tarlaları veya Tanrıkent gibi. Buna da cevabım şu olur: Dua edin Düşler Tarlası’nı listeye koymadım!. Şaka bir yana Kevin Costner’lı Düşler Tarlası’nı (Field of Dreams) izlediğimden beri o mısır tarlalarının arasındaki beysbol sahasını görmek için Iowa’ya gitmek gibi bir hayalim vardır. Ha bu arada bu hayalim yüzünden bana deli gözüyle de bakmayın lütfen, Iowa’daki o tarlayı yılda 35 Bin kişi ziyaret ediyormuş…

Bu naçizane yazı bir tür, izlediğinizde üzerinizde bıraktığı etkiyle filmin çekildiği mekanları sizin için adeta kişisel bir hac mekanına dönüştüren filmler hakkında. Şu “Cinematik Pilgrimage” dedikleri şey; “Sinematik Hac” yani… O yüzden de bir hayli kişisel.

Ama yukarıda da dediğim gibi; liste tartışmalara açık.

Listeye başlamadan önce son bir not; listede yer alan filmlerde herhangi bir sıralama yok, sadece bir liste.

1. Tanrı Kent

(Cidade de Deus, 2002. Imdb puanı: 8,7)

Rio de Janerio, Brezilya

Favela sözcüğüyle ilk kez Aslı Erdoğan’ın Kırmızı Pelerinli Kent kitabında karşılaşmıştım. Derme çatma evlerden oluşan gecekondu mahallelerine Brezilya’da verilen isim; Favela. Farklı coğrafyalardaki” shantytown veya slum karşılığı yani.

Aslı Erdoğan kitabında, ki bence harika bir romandır, Rio’yu ve Rio’nun Favela’larındaki uyuşturucu savaşlarını, acımasızlığı, kolayca katledilen insanları anlatıyor. Sadece o kitap bile Rio de Janeiro’yu bir gün mutlaka ama mutlaka gidilecek yerler listeme koymuştu zaten. Bir de üzerine kitabı okuduktan hemen sonra Tanrı Kent’i izledim.

Tanrı Kent, sanırım bu listedeki sinema sanatı açısından en iyi filmlerden. Yönetmenliğini Fernando Meirelles ve Katia Lund yapmış. Film fotoğrafçı “Roket” Buscape karakteri üzerinden Rio de Janeiro’nun ünlü Favelası Tanrı Kent’in 1960’lardan 1980’lere kadarki öyküsünü, kendine özgü sinema diliyle anlatıyor. Zamanda ileri gidip gelmeler, ekranın parçalara bölünerek değişik sahnelerin aynı anda tek ekranda gösterilmesi ya da ekrandaki görüntünün bir anda donması gibi farklı bir kurgusu var. (Ve evet bu sonraları çok popüler oldu ama ben ilk kez bu filmde görmüştüm…) Ayrıca içerdiği şiddet sahneleriyle de insanı fazlasıyla etkileyen bir film…

Film Paulo Lins’in aynı adlı yarı otobiyografik romanından uyarlanmış. Yazarının çocukluğu da bu favela’da geçmiş ve kitabının getirdiği şöhret sayesinde Tanrıkent’den çıkabilmiş. Filmde anlatılanların çoğu gerçek yani.

Alexandre Rodrigues. City of God

Tanrı Kent’i izledikten sonra insan ne kadar tehlikeli olduğunu bilse de Rio’nun favelalarını yakından görme arzusuyla doluyor. Dilerim bir gün bu blogda bir favela yazısı okuyacaksınız.

Son not: Çoktandır favela’ların da çivisi çıkmış. Gezginlerin “arka sokaklarda kaybolmak” klişesini en “havalı” haliyle denemek isterseniz, Google’a Rio, favela ve tour sözcüklerini yazıverin.

2. Düşüş

(The Fall, 2006. Imdb puanı: 7,9)

Hindistan ve başka bir sürü yer…

Salvador Dali’nin “Mae West’in Gerçeküstücü Bir Ev Olarak Kullanılabilecek Yüzü” isimli tablosu kullanılan filmin afişine göre bu filmi bize David Fincher ve Spike Jonze sunuyormuş. Bir filmi “sunmak” tam olarak ne demek bilmiyorum ama ikisi de ağır abiler.

The Fall. Salvador Dali’li afiş

Hani bazı filmlerde bazı mekanlar vardır. Çok bildik yerlerdir aslında ama filmde adeta başka bir dünyadaymış gibi gösterilirler. İşte Tarsem Singh’in yönettiği Fall o filmlerden… Sözgelimi; kamera sizi Hindistan’da olduğundan emin olduğunuz bir tapınağın kapısından içeriye sokuyor ve sonraki sahnede bir bakıyorsunuz Ayasofya’nın içindesiniz…

Filmin konusu şöyle: 1920’lerin Amerika’sı. Sessiz filmlerde dublörlük yaparken bir sahnenin çekimleri esnasında kaza geçiren, yatağa mahkûm Roy Walker (Lee Pace) ile yine aynı hastanede düşüp kolunu kırdığı için tedavi gören küçük göçmen kız Alexandria (Catinca Untaru) ile arkadaş olurlar.

Roy, Alexandria’ya beş eksantrik kahramanın “kötü” Vali Odious’a karşı savaşından oluşan bir masal anlatmaya başlar. İlerledikçe kurgu ile gerçeğin hafif birbirine karıştığı bir masal.

Filmin “masal” sahneleri de gerçeküstü tablolar tadında. Veya hafif, kararında fotoşoplu seyahat fotoğrafları. Bu görsel olarak muhteşem masalın çekildiği mekanların listesi ise inanılmaz.

Yönetmen Hintli, Hindistan da bu kadar masalsı bir ülke olunca doğal olarak Hindistan’da çekilmiş çok fazla sahne var; Agra’dan, Taj Mahal, Agra Fort ve hemen yakınlardaki Fatehpur Sikri, Udaipur’daki Taj Lake Palace Hotel, Jaipur’daki Jantar Mantar, Jodhpur’daki Mehrangarh Kalesi, Andaman Adaları, Rajastan’nın Abhaneri köyündeki Chand Baori kuyusu ve farklı birkaç mekanda daha çekilmiş harika görüntüler var.

Ve dünyanın pek çok farklı yerinden de izlediğinizde “burası neresi ki?” diye merak edip ardından da “burayı mutlaka kendi gözlerimle görmeliyim” diyeceğiniz görüntüler var. Nepal’den Bolivya’ya, Çin’den Namibya’ya, Şili’den Çin’e hatta ülkemize dek 18 farklı ülkeden 26 bildik mekandan bir sürü görüntü…

Direk izleyin diyeceğim filmlerden.

Son not: Bir öykü insanın aklında daima üç şekilde canlanır; anlatılan öykünün arkasındaki öykü, dinleyenin anlamlandırdığı, yorumladığı öykü ve dinleyenin ileride o öyküyü başkasına anlatırken ki uyarlaması demiş yönetmen.

Kötü Vali Odious’a karşı savaşan beş eksantrik kahraman. The Fall

3. Ölüm Tarlaları

(The Killing Fields, 1984. Imdb puanı: 7,9)

Kamboçya

Bir Aralık günü Siem Reap Havalimanından Kamboçya’ya giriş yaparken beni buralara getiren şey pek çok gezginin aksine muhteşem Angkor Wat manzaraları değil yıllar önce izlediğim bu filmdi.

Bildiğiniz, belki de bilmediğiniz gibi 1975 ile 1979 yılları arasında Pol Pot liderliğinde Kamboçya’yı yöneten Kızıl Khmerler, yaklaşık 2 Milyon -hatta bazılarına göre daha fazla- insanı sistemli bir şekilde öldürdüler. Batı dünyasının, büyük olasılıkla Kamboçya’da petrol ya da doğal gaz gibi bir zenginlik olmadığı için pek ilgilenmediği bu “soykırım” üzerine yapılmış bir film Ölüm Tarlaları.

Yönetmenliğini Roland Joffe’nin yaptığı bu izlerken insanı sarsan film, New York Times muhabiri Sydney Schanberg (Sam Waterston) ve Kamboçyalı meslektaşı Dith Pran’ın öyküsünü anlatıyor. İlk kez bir filmde rol alan Kamboçyalı oyuncu Haing S. Nygor, bu filmdeki performansıyla en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ını almış. Ki Oscar Akademisinin Kamboçyalı bir oyuncuya bu ödülü vermesi çok da alışıldık bir durum değildir bilirsiniz. Kimbilir belki de bu ödül sessiz kaldıkları soykırım karşısında bir nevi özür dilemedir. Hele de  Nygor’un, filmde canlandırdığı Pran gibi Ölüm Tarlalarında 4 yıl geçirmiş Kamboçyalı bir doktor olduğunu düşünürseniz… 

Filmin konusu şu: Ülkedeki iç savaşı takip etmek üzere Kamboçya’ya gelen Sydney kendisine tercümanlık eden Pran’la birlikte Amerikalıların bombaladığı bir köydeki sivil kayıplarla ilgili haber yaparlar. Başkent Phnom Phen’e döndüklerinde, komşu Vietnam’daki Savaşı Amerikalılar kaybetmiş, Kamboçya’daki iç savaş da sona ermiştir. Savaşın galibi Kızıl Khmer’ler de başkenti ele geçirmek üzeredirler.

Amerikalılar Kamboçya’dan da bazı sivilleri tahliye ederken ailesini Amerikan Helikopterlerine bindiren Pran, biraz da Sydney’in etkisiyle Kamboçya’da kalır, birlikte haber yapmaya devam ederler. Fakat Kızıl Khmer’lerin yönetimi ele geçirince ülkedeki durum iyice karışır, tehlikeli bir hal alır. Pran ve Sydney Fransız Büyükelçiliğine sığınırlar. Yabancı pasaportu olanlar canlarını kurtarırken Pran, Kızıl Khmerlerin eline düşüp Ölüm Tarlaları’na yani insanların dayanılmaz işkencelere maruz kaldığı çalışma kamplarına gönderilir…

Filmin sonrası Ölüm Tarlalarında Pran’ın esaretini ve yaşadığı işkenceleri anlatır. En sonunda kaçmayı başaran Pran Tayland sınırındaki mülteci kamplarına ulaştığında sene 1979’dur.

Pran ve Sydney. The Killing Fields

Film izlerken gördüklerininiz gerçek olduğuna inanmak istemediğiniz, insanı sarsan filmlerden. Fakat Kamboçya’ya gidip de Kızıl Khmerlerin kendi insanlarına yaptığı soykırımın izleriyle karşılaştığınızda gerçekte yaşananların filmde anlatılanlardan çok daha kötü olduğunu fark ediyorsunuz.

Her ne kadar insanoğlunun kendi türüne karşı ne kadar acımasız olabileceğini gözünüze sokup sizi rahatsız etse de bu filmi izledikten sonra Kamboçya’yı görmeyi çok istemiştim.

Son not: Filmi izledikten sonra Kamboçya’ya gidip Tuol Sleng’i ziyaret etme şansım oldu. Normal bir lise binasıykenhKızıl Khmerlerin Hapishaneye dönüştürüp yirmi bin kadar mahkûmu akıl almaz işkencelerle öldürdüğü, günümüzde ise Soykırım Müzesi haline getirilmiş Tuol Sleng Lisesi. Aynı gün Ölüm Tarlalarından birindeki Choeung Ek anıtında sergilenen kurbanlara ait kafataslarını da gördüm. Toul Sleng’in koridorlarından yürürken veya Choeung Ek’deki kafataslarının karşısında dururken insanoğlunun nasıl olup da bu kadar acımasız olabileceğini anlamakta zorlanıyor insan…

4. Motosiklet Günlüğü

(Diarios de Motocicleta, 2004. Imdb puanı: 7,8)

Güney Amerika

Motosiklet Günlüğü harika bir yol filmi.

Film, henüz bir Tıp öğrencisi Ernesto “Che” Guevera’nın yakın arkadaşı Alberto Granada ile çıktıkları yolculuğu anlatıyor. İki arkadaş, La Paderosa, yani “Güçlü” ismini verdikleri motosikletleriyle 1950’lerin Güney Amerika’sını keşfediyorlar.

İkili dokuz ay içerisinde Buenos Aires’ten yola çıkıp önce Arjantin’in Atlantik kıyısına, oradan uçsuz bucaksız pampaları ve And Dağlarını aşarak Şili’ye, oradan Kuzey’e Peru ve Kolombiya’ya kadar süren yaklaşık On dört Bin kilometre yol yapıyorlar.

Che ve Alberto. Diarios de Motocicleta

Che rolünde muhteşem Amores Perros’dan da (Paramparça Aşklar Köpekler, 2000) tanıdığımız Gael Garcia Bernal, Granada rolünde ise Rodrigo de la Serna’nın oynadığı filmin yönetmeni Walter Salles.

Güney Amerika halklarının yaşadığı sömürü, eşitsizlik ve fakirlik ile karşılaşan genç Ernesto’nun yolculuğu sona erdiğinde, içindeki devrimci ruh açığa çıkmış, sonunda onu tüm dünyanın tanıyacağı Che’ye dönüşümü başlamıştır.

Bu filmi izledikten sonra Güney Amerika’ya gidip, bir motosiklet kiralayıp aynı rotada Ernesto ve Alberto’nun izlerini sürme hayalleri kurmayan yoktur sanırım. Basit bir Google taraması sonucunda görebileceğiniz gibi bunu yapmış pek çok da gezgin var. Kim bilir belki bir gün…

Son not; Bu filmin Machu Picchu’da geçen sahnesini çok severim. Sahnede antik kentin duvarları arasında gezerken Ernesto şöyle der; “Hiç bilmediğin bir dünya için nostalji hissetmek nasıl mümkün olabilir ki? Bunu (Machu Picchu’yu) inşa eden bir uygarlık “bunu” inşa edebilmek için nasıl yok edilebilir?” Burada “bunu” derken kastettiği, sahnede beliren “çirkin” Lima şehridir. Ve Lima gerçekten “çirkin” bir şehirdir…

Che ve Alberto Machu Picchu’da. Diarios de Motocicleta

5. Indiana Jones, Son Macera

(Indiana Jones and the The Last Crusade, 1989. Imdb puanı: 8,3)

Petra Vadisi, Ürdün

Bir kere en baştan kabul edelim; Indiana Jones serisinin herhangi bir filmindeki herhangi bir sahne, gezgin ruhların aklına bir sonraki destinasyonu kolaylıkla düşürebilir. Her ne kadar filmlerdeki bazı sahneler gerçekte olduklarından farklı yerlerde gösterilseler de…

Sözgelimi; Güney Amerika’yı gezerken, Iguazu’nun Brezilya tarafındaki rehberimiz Eduardo, serinin son filmi Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı’nda şelaleler Peru’daymış gibi gösterildiği için bayağı bir kızgındı… Keza Indiana Jones serisinin bu bölümünde de kahramanlarımız Petra Vadisine İskenderun şehrinden giderler. Keşke diyor insan değil mi?

İşte bu film de serinin en iyi filmi olmasa da Petra’yı aklıma ilk kez düşürdüğünden benim için çok önemlidir.

Filmin Ürdün’deki Petra Antik kentinde çekilmiş malum sahnesini anımsarsınız; hani Kutsal Kâse’nin peşindeki Indiana Jones (Harrison Ford), babası Profesör Henry Jones (Sean Connery), dostları Marcus Brody (Denholm Elliot) ve Indy’nin Mısırlı Dostu Sallah (John Rhys-Davies) yüksek kayalıklarla çevrili, dar bir kanyonu (El Siq) atlarıyla geçtikten sonra bir anda kendilerini Petra’nın kayalara oyulmuş olağanüstü yapısı El Hazne’nin karşısında bulurlar. İşte sinemada o sahneyi izlediğim o an El Hazne ve Petra’yı görmeye karar vermiştim. Henüz o anda bu muhteşem yapının ne ismini ne de nerede olduğunu bilmiyor olsam da…

Son not: Orjinalinden çevirecek olsak (Indiana Jones and the Last Crusade) Indiana Jones ve Son Haçlı olması gereken filmin Türkiye’de gösterildiği şekliyle ismi “Indiana Jones, Son Macera”… Sanırım filmi Türkiye’ye getirenler hem “haçlı” sözcüğüne biraz kıllar hem de seride bir 4. film daha olacağını öngörememişler. Neyse, umarım daha fazlası da olur, gezgin ruhlara daha çok ilham vermek için.

Sallah, Prof Henry Jones ve Indy, El Hazne’nin önünde. Indiana Jones and the Last Crusade

6. Alis Kentlerde

(Alice in den Städten, 1974. Imdb puanı: 8,0)

New York, Amsterdam, Almanya

Wim Wenders’in yönettiği bir filmin kötü olma olasılığı yoktur taktir edersiniz.

Filmin henüz ilk 10 dakikasında 1970’lerin Amerika’sını siyah beyaz polaroid karelerine dönüşmüş halde izlerken aklımda beliren tek şey fotoğraf çekme isteğiydi. Bu isteğim de film boyunca artarak sürdü zaten.

Film bir Adam ve bir Çocuğun New York’dan Almanya’ya uzanan seyahatlerinin öyküsü.

Rudiger Vogler’in canlandırdığı “Adam”, ABD’ye ülke hakkında bir yazı dizisi hazırlamak için gelmiş ama her şeyi itici bulan, yaşadığı kimlik karmaşası nedeniyle yazamayan Alman gazeteci Philip Winter. Ülkenin kırsal bölgelerinde, küçük kentlerinde arabasıyla seyahat edip polaroid makinesiyle fotoğraflar çekip “yazamadan” ülkesine dönmek üzere New York’a geliyor.

Yella Rottländer’in canlandırdığı “Çocuk” ise dokuz yaşındaki Alice. Winter ve Alice’in yolları havalimanında kesişiyor. Alice ve annesi de Winter gibi Almanya’ya dönmek üzere havalimanındalar fakat Almanya’daki grev nedeniyle direk ülkelerine uçamıyor Amsterdam üzerinden dönmeye karar veriyorlar. Bu nedenle bir gün daha New York’ta beklemeleri gerekiyor.

Rudiger Vogler. Alice in den Städten

Ertesi gün Alice’in annesi kızını Winter’e emanet edip ortadan kayboluyor. Filmin sonrası ise ikilinin New York’tan Amsterdam’a oradan da Almanya’ya uzanan yolculuklarını anlatıyor.

Muhteşem bir sinema filmi olmasının yanı sıra, adeta siyah beyaz Henri Cartier-Bresson fotoğrafları tadında karelerden oluşan bir fotoğraf sunumu gibi Alice in den Städten.

Son not: Eğer seyahat etmenin yanında fotoğrafçılığa da ilgi duyuyorsanız ve henüz izlemediyseniz, bu yazıyı okumayı bitirir bitirmez izleyin derim.

Philip Winter (Rudiger Vogler) ve Alice (Yella Rottländer). Alice in den Städten

7.Küs Kardeşler Limited Şirketi

(The Darjeeling Limited, 2007. Imdb puanı:7,2)

Hindistan

Aslında listede bu filmin yerine Jaipur’da geçen The Best Egzotic Marigold Hotel (Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili) veya meşhur 8 Oscar’lı Slumdog Millionaire (Milyoner) de olabilirdi. Hatta biraz daha eski 1992 yapımı Patrick Swayze’li City of Joy. Neden listeye bu filmi aldığımı sormayın, ben de bilmiyorum. Belki Owen Wilson, Adrian Brody ve Jason Swartzman üçlüsünü bu filmde çok sevdiğimden, belki filmin harika soundtract albümü nedeniyle belki de bu satırları yazmadan önce en son bu filmi izlediğimden. Tartışmaya açık…

Yönetmenliğini Wes Anderson’un yaptığı filmin başrollerinde 3 kardeşi oynayan Wilson, Brody ve Schartzman’ın dışında Bill Murray ve Angelika Huston’da var.

Film babalarının cenazesinden beri birbirlerini görmeyen 3 kardeşin, Hindistan’da “hayali” Darjeeling Limited isimli lüks trenle yaptıkları yolculuğu anlatıyor. Bu seyahati organize eden kardeşlerden Francis (Wilson) kardeşlerine amacının birlikte kendilerini bulacakları ruhsal bir yolculuğa çıkmak olduğunu söylese de gerçekte amacı yolculuklarının sonunda onları bekleyen anneleri (A. Huston) ile buluşmak, aileyi bir araya getirmek.

Film boyunca başlarına gelenler ancak insanın başına Hindistan’da gelecek türden şeyler. Bol miktarda inanılmaz Hindistan (Incredible India) manzaraları içeren eğlenceli bir film…

Son not: Hindistan dev bir film platosu gibi adeta. O kadar çok filme ev sahipliği yapmış ki. Belki de, “izlediğinizde atlayıp Hindistan’a gitme isteği uyandıran 10 film” gibi bir liste yapmalı, hatta 15…

Adrian Brody, Owen Wilson ve Jason Swartzman. The Darjeeling Limited

8. Roket

(The Rocket, 2013. Imdb:7,3)

Laos

Avustralyalı yönetmenden tüm oyuncuları Laoslu, Lao dilinde bir Avustralya filmi.

Kuzey Laos’taki küçük bir köyde, (büyük olasılık animist Humong halkından, benim tahminim, filmde bundan söz edilmiyor) Mali isimli kadının ikizleri olur. Çocuklardan biri ölüdür. Fakat inançlarına göre ikizler kötü şans getirirler ve doğum sırasında Mali’nin yanında olan yaşlı akraba sağ çocuğun da öldürülmesi gerektiğini söyler. Fakat Mali’ni yalvarmaları karşısında dayanamaz ve çocuğun bir ikizi olduğunu gizlerler.

Sağ kalan çocuk büyür filmin kahramanı 10 yaşındaki Ahlo olur.

Bir gün Ahlo’nun köyüne üniformalı bir devlet temsilcisi gelir ve başka bir yere yerleştirileceklerini söyler. Köyleri yeni yapılmakta olan bir barajın suları altında kalacaktır. Yolculuk esnasında bir kaza nedeniyle Ahlo annesi Mali’yi kaybeder. Ardından yerleştirildikleri henüz bitmemiş konutlarda da ailenin başı talihsizliklerden kurtulmaz. Babası Toma da dahil herkes Ahlo’nun kötü şans getirdiğinden emindir.

Aile yerleştirildikleri konutlarda tanıştıkları James Brown hayranı, mor giysili çatlak Purple ve Ahlo ile aralarında romantik bir arkadaşlık başlayan torunu Kia’nın da katıldığı seyahat ile devam eder. Kendilerine harika Laos manzaraları arasında yerleşebilecekleri yeni bir yer aradıkları bir seyahat.

Finaldeki Ahlo’nun da katıldığı Roket Yarışması ise filme ismini vermiş.

Yaşayabilecekleri bir yer arayan Ahlo ve ailesi. The Rocket

Vietnam’daki savaş süresince Amerikalılar Laos’a iki milyon tondan fazla bomba atmışlar. Laos ormanlarında konuşlanmış, komşu Vietnam’daki savaşta Amerika’nın düşmanı Viet Cong’lara destek veren Laoslu komünist Pathet Leo hareketini yok edebilmek adına. Bu gizli savaştaki “gizli” bombardımanlar yüzbinlerce Laoslunun yaşamına mal olmuş. Hala da oluyor. Laos ormanlarında hala patlamamış binlerce bomba var çünkü.

Yönetmen öykünün arka planında da bu konuya da bayağı bir dikkat çekmiş.

Son not: Güzel, insanın içini ısıtan bir film, Laos manzaraları ise gerçekten muhteşem.

9. Özgürlük Yolu

(Into the Wild, 2007. Imdb puanı: 8,1)

Alaska

Sean Penn tartışmasız iyi bir oyuncudur. Hatta biri Milk’den diğeri de Mystik River’dan iki de Oscar ödülü vardır. Şahsen Sean Penn’i oyuncu olarak severim ama politik duruşundan ötürü ayrıca severim.

Yönetmenliğini Sean Penn’in yaptığı bu filmi ise trajik sonu nedeniyle pek sevmesem de gezginler aleminde çok bilinen, önemli bir filmdir.

Film Chris McCandless’in (takma adıyla Alexander Supertramp) gerçek öyküsünü anlatıyor.

Emile Hirsh’in canlandırdığı Chris başarılı bir öğrenci ve atlettir. Üniversiteden mezun olduktan sonra, kendisini bekleyen parlak geleceğe boş verip, sahip olduğu her şeyden vazgeçip, tek başına, ıssız ve vahşi doğada yaşamak için otostopla Alaska’ya gitmeye karar verir. Yola çıkmadan önce tüm birikimi olan 24 bin doları hayır kurumlarına bağışlar, California’dan Alaska’ya kadar yolculuğu boyunca bir sürü insanla tanışır ve sonunda herkesten ve her şeyden uzakta, Alaska’daki bir Ulusal Parkta bulduğu terkedilmiş bir otobüste yaşamaya başlar…

Filmin açılışında ekranda Lord Byron’un aşağıdaki dizeleri görülüyor;

Ücra ormanlarda bir haz vardır;

Issız kıyılarda mest olurum;

Kimsenin rahatsız etmediği bir çevre vardır, derin denizlerde

Ve uğultusunda bir şarkı vardır;

İnsanı daha az sevmem ama Doğa’yı ondan çok severim…

Chris’inki adeta karmaşık “kirli” şehir yaşamından saf ve “temiz” doğaya dönüşün, mutluluğu yalnızlıkta ve doğada bulmanın öyküsü.

Chris’in öyküsünü anlattığı kitabında yazar Jon Krauker’in de dediği gibi: Mutlu olmak için insan ilişkilerine ihtiyacın yok, Tanrı çevremize mutluluğu koymuştur…

Hemen herkesin, özellikle de gezginlerin içindeki “kaçıp gitme” duygusunu yeniden uyandıran bir film. Her ne kadar Chris için bu kaçış trajik bir şekilde sonlansa da…

Son not: Eğer başıma bir şey gelmeyecekse ufacık bir eleştirim olacak. Tamam kaçıp gitmek güzel, bağımsız olmak, modern dünyadan uzaklaşmak güzel ama ne bileyim basit bir antibiyotikle tedavisi mümkün bir hastalık yüzünden 24 yaşında terk edilmiş bir otobüsün içinde ölmek pek de öyle yüceltilecek bir durum değil bence. Eğer yanında modern dünyanın faydalı aletlerinden bir tanesi, ne bileyim bir uydu telefonu olsaydı, hastalandığında yardım alıp ardından yine insanlardan uzakta yaşamaya devam etseydi “olmaz, yanına telefon almış, racona ters” mi diyecektik? Üstelik de bir uydu telefon, Chris’in yola çıkmadan önce hayır kurumlarına bağışladığı 24 Bin dolardan çok daha ucuzken… Neyse, güzel filmdir. İzleyin, hala izlemediyseniz.

Alexander Supertramp. Into the Wild

10. Bruj’da

(In Bruges, 2008. Imdb puanı: 7,9)

Bruj, Belçika.

Bruj şehrini bu filmden önce bilen kaç kişi vardı acaba?

İsminin Flamancası Brugge, Fransızcası Bruges olan bizimse biraz “u” ile “ü” arasında kalarak Bruj diye okuduğumuz bu şehir Belçika’nın Flamanca konuşulan bölgesinde yer alıyor. İkinci dünya savaşındaki bombardımanlardan kurtulabildiğinden ortaçağdan kalma mimarisi korunmuş. Kanalları, çikolata mağazaları ve birası ile ünlü turistik bir şehir.

Filmin konusu şöyle; Londralı iki tetikçi Ray (Collin Farrel) ve Ken (Brendan Gleeson) son işleri ters gidince bir süre ortadan kaybolmaları için patronları Harry (Ralph Fiennes) tarafından gözlerden uzak bir yere, Bruj’a gönderilirler. Burada Harry’nin bir sonraki emrini beklerlerken Ken bu kentin tadını bir turist gibi çıkartmaya çalışır, Ray ise Bruj’dan nefret etmektedir. Fakat Ray, o sırada Bruj’da film çekmekte olan Amerikalı gruptan Chloe (Clemence Poesy) ile tanışınca bu şehrin o kadar da kötü olmadığını fark eder. Diğer yandan bu ortaçağdan kalma masalsı şehir Ken’in de hayata bakışını değiştirir. Patronları Harry’den bir sonraki işleriyle ilgili emir geldiğinde ise işler karışır.

Martin McDonagh’ın yazıp yönettiği bu IMDB puanı 8 olan film “iyi film” olmanın ötesinde Bruj’a gitme düşüncesini de kafanıza da sokuyor.

Son not: Genelde Avrupa’ya gitmek fikrinden pek hazzetmesem de Bruj’u bu filmi izledikten sonra ben de listeme aldım.

Ken (Brendan Gleeson) ve Ray (Collin Farrel). In Bruges

11. Tibet’te Yedi Yıl

(7 Years in Tibet, 1997. Imdb puanı:7,0)

Tibet

Tibet’te Yedi Yıl, sinema sanatı açısından oldukça iyi bir film olması bir yana içerdiği bol miktardaki harika birer fotoğraf karesi tadındaki sahnenin hatırına bile keyifle izlenebilir. Hele de benim gibi Nepal, Bhutan ve Tibet üçlüsüne meraklıysanız.

Film Avusturyalı dağcı ve gezgin Heinrich Harrer’in Tibet’te geçirdiği yıllarını anlattığı aynı adlı kitaptan yola çıkılarak yapılmış.

Filmin ana karakteri Brad Pitt’in canlandırdığı egoist ve sorunlu Avusturyalı dağcı Heinrich Harrer.

Harrer ve ekibi Naziler adına İngiliz yönetimi altındaki Hindistan’daki Nanga Parbat’ın zirvesine çıkmak isterler. (Bugün Pakistan sınırları içerisinde yer alan dünyanın en yüksek 9. zirvesi).

Seyahatları esnasında II. Dünya Savaşı Patlak verir Harrer ve arkadaşları İngilizler tarafından tutuklanır ve esir kampına yerleştirilirler. Başarısız birkaç kaçma teşebbüsünün ardından Hienrich arkadaşı Peter Aufschnaiter (David Thewlis) ile birlikte kaçmayı başarır. İkili Himalayaları aşarak Kutsal Şehir Lhasa’ya, Tibet’e ulaşırlar. Yabancılara yasak olan bu şehrin insanları yabancı olmalarına rağmen Heinrich ve Peter’ı aralarına kabul eder. Peter bir Tibetli ile evlenirken Harrer de 11 yaşındaki dini lider Dalay Lama’nın önce öğretmeni sonra arkadaşı olur.

Harrer’in Tibet’de geçirdiği yedi yılın ve insan olarak geçirdiği değişimin öyküsünü harika manzaralar eşliğinde izlemek çok keyifli. Eğer bu filmi hala izlemediyseniz kaçırmayın derim…

Son not: Filmden aklımda kalmış bir söz; Bir sahnede Dalay Lama Harrer’e dönüp şöyle der: “Sence bir gün insanlar sinema perdesinde Tibet’i izleyip, bize ne olduğunu merak eder mi?” Tam da burada “Free Tibet” diye haykırmak istesem de henüz Tibet’e gitmediğimden, ve evet Çin sınırından geri çevrilmekten korktuğumdan susma hakkımı kullanıyorum…

Seven Years in Tibet

12. Paris, Seni Seviyorum

(Paris, Je t’aime, 2006. Imdb puanı:7,3)

Paris

Nefis bir film.

Paris’i ve Aşkı anlatan 20 farklı yönetmenin çektiği 20 kısa filmden oluşuyor.

Her bir öykü Paris’in “Arrondissement” denilen farklı bölgelerinden birinde çekilmiş ve o bölgenin ismini almış; Montmarte, Tour Eiffel (Eyfel Kulesi), Pigal veya Tuileries gibi…

Yönetmenlerinin arasında Gus Van Sant, Joel ve Ethan Coen kardeşler, Wes Craven, Tom Tykwer, Alfonso Cuaron gibi ismlerin yer aldığı filmin oyuncu kadrosu da bir hayli zengin; Steve Buscemi, Juliette Binoche, Willem Dafoe, Nick Nolte, Maggie Gyllenhaal, Olga Kurylenko, Natalie Portman ve daha bir sürü isim…

Paris manzaraları eşliğinde farklı aşklara ait öyküler var. Sözgelimi; Genç sevgilisi için artık sevmediği karısını bırakmak üzereyken, karısının ölümcül bir hastalığı olduğunu öğrenip, karısının son günlerinde yanında olabilmek için sevgilisini terk eden ve karısına yeniden âşık olan bir adamın (Sergio Castellito) öyküsü. Ya da bir film çekimi için bulunduğu Paris’de esrar satın aldığı satıcıya ilgi duyup karşılık alamayınca hayal kırıklığına uğrayan Amerikalı Aktris (Maggie Gyllenhaal). Veya fantastik bir aşk; bir gece ıssız bir Paris sokağında karşısına çıkan vampirle tuhaf bir aşk yaşayan sırt çantalı turistin öyküsü (Sırtçantalı turist rolünde “Frodo” Elijah Wood, vampir rolünde ise Olga Kurylenko)... Ama öykülerin arka planında hep Paris var.

Son not: İzlediğim Paris’de geçen onlarca filmin arasından bunu seçmemin nedeni sanırım Paris’in kendisinin de filmin bir karakteri olması.

Paris, Je T’aime

13. Hector Mutluluk Peşinde

Hector and the Search for Happiness, 2014. Imdb puanı: 7,0)

Sanghay, Tibet, Güney Afrika

Listenin en eğlenceli filmi.

Çok sevdiğim Serendipity’nin de yönetmeni olan Peter Chelsom yönetmiş.

Psikiyatrist Hector rolünde Simon Pegg ve Hector’un kız arkadaşı Clara rolünde ise güzeller güzeli Rosamund Pike oynamışlar. Ayrıca filmde kimler yok ki? Stellan Skarsgard, Jan Reno, Christopher Plummer, Toni Colette… Sadece bu isimlerin hatırına bile izlenir, değil mi?

Film mutluluğun sırrını bulmak için yola çıkan Psikiyatrist Hector’un hikayesini anlatıyor. Güzel sayılabilecek hayatında her şey yolundayken, bir gün Hektor terapi esnasında hastalarını mutlu edemediğini çünkü mutluluğunun sırrını bilmediğini fark eder. Ve bir anda her şeyi geride bırakıp yollara düşer.

Hector bu uğurda Çin’de Şanghay’a, Tibet’e, Afrika’ya (Filmde belirtilmese de sahneler Güney Afrika Cumhuriyetinde, Hartbeespoort ve Benoni’de çekilmiş) ve oradan da Los Angeles’e uzanan bir yolculuk yapıyor.

Filmde Tibet olarak gösterilse de, Himalayalardaki harika manastır görüntüleri Hindistan’dan; Ladakh, Jammu ve Kashmir bölgelerinden.

Son not: “Mutluluğun sırrı” gibi derin bir konuda söyleyecek kayda değer bir sözü olan bir film değil belki ama eğlenceli ve her seyahat meraklısını ilgiyle izleyeceği türden.

Hector and the Search for Happiness

14. Bir Konuşabilse

(Lost in Translation, 2003. Imdb puanı: 7,8)

Tokyo, Japonya

En iyi Özgün Senaryo Oscar’ı almış bu film, insanda en az bir Haruki Murakami romanı kadar Japonya’ya gitme arzusu uyandırıyor.

Soffia Coppola’nın senaryosunu yazıp yönettiği filmin başrollerinde Bill Murray ve Scarlet Johansonn var.

Kariyerinin sonlarına gelmiş Amerikalı film yıldızı Bob Harris (Bill Murray) bir viski reklamı için Tokyo’dadır. Yeni üniversiteyi bitirmiş Charlotte (Scarlet Johansonn) ise ünlülerin fotoğraflarını çeken eşinin peşinden Tokyo’ya gelmiştir. İkisinin yolları kaldıkları otelin barında kesişir. Bob orta yaş krizi yaşamaktadır, 25 yıllık eşi ile sorunları vardır, Charlotte ise eşi ile bir geleceği olduğundan emin değildir.

Filmin sonrasında yalnızlık duygusu, uyumsuzluk, uykusuzluk ve Amerikalı 2 kahramanın modern Tokyo’da yaşadıkları kültür şoku anlatılır.

Son not: Belki temposu biraz ağır, atmosferi depresif gelebilir ama iyi bir film. Ve kesinlikle bir Tokyo ve Japonya merakı uyandırıyor. 

Scarlett Johansson (Charlotte) ve Bill Murray (Bob). Lost in Translation

15. Kahire Zamanı

(Cairo Time, 2009. Imdb puanı: 6,7)

Kahire, Mısır.

Bir kere baştan söyleyeyim sinematografik açıdan çok iyi bir film değil.

Kahire Zamanı; naif, hüzünlü bir aşk hikayesinin arka planında bol miktarda oryantalizm karşıtı klişeyi gözümüze sokuyor. Üstelik de Kanadalı yönetmeni Ruba Nadda gerçekte Suriye asıllı olsa bile.

Ama Kahire manzaraları enfes.

Juliet (Patricia Clarkson) kocası Mark (Tom McCamus) ile buluşmak için Kahire’ye giden Amerikalı bir kadın dergisi editörüdür. Mark ise birleşmiş milletler için çalışmaktadır ve kısa süreliğine Gazze’dedir.

Mark’ın Gazze’deki işi uzar, Juliet geldiğinde Kahire’de olamaz. Eski güvenlik subayı ve arkadaşı Tarık’dan (Alexander Siddig) eşiyle ilgilenmesini rica eder.

Sonrasında Juliet ve Tarık arasındaki Ümmü Gülsüm müziklerinin eşlik ettiği harika Kahire manzaraları arasında gelişen aşkın öyküsünü izleriz.

Son not: Filmin dokunduğu diğer konulara, keşke hiç yapmasalarmış, çok takılmazsanız keyifle izlenilebilir bir film. Ama kesinlikle insanda Kahire’ye gitme isteği uyandırıyor.

Cairo Time

Ve bonus olarak da bir belgesel:

A Map For Saturday

(A Map For Saturday, 2007. Imdb puanı: 7,9)

Avustralya, Asya, Güney Amerika ve Avrupa’da pek çok yer…

Filmin adı A Map For Saturday (Bir Cumartesi Haritası) çünkü yollardayken size her gün Cumartesi. Senarist ve yönetmeni Brook Silva-Braga.

Film; New York’da yaşarken, HBO Kanalındaki havalı işini bırakıp, yalnız başına, sırt çantası ve yaklaşık 15 kilogramlık video ekipmanlarıyla bir yıl boyunca seyahat eden Tv yapımcısı Brook’un hikayesi. Filmin sitesinden alıntı yaparsam “derin bir yalnızlık ve gerçek bir keşif” içeren bir hikaye…

Seyahati boyunca Brook 4 Kıtada 26 ülke gezip her biriyle röportajlar yaptığı iki düzine kadar da gezginle tanışıyor. Her biri farklı deneyimlerinden söz eden gezginler.

Brook yollarda yeni insanlarla, kendisi gibi işlerini güçlerini bırakıp yollara düşen gezginlerle tanışıyor, kız arkadaşı oluyor, ayrılıyor, bazen çok eğleniyor, bazen hüzünleniyor, bazen korkuyor, evini özlüyor, hastalanıyor… Bir yıl boyunca bir insanın yaşayabileceklerini yaşıyor yani.

İnsana ait pek çok duyguyu içinde barındıran samimi bir belgesel.

A Map For Saturday

Üstelik dürüst de. Malum genellikle uzun süreli seyahat edenler, nomad’ler, dünyayı gezerken yaşadıkları hayatı öyle bir anlatırlar ki her şey mükemmeldir, çok eğlenirler, çok mutludurlar, cesareti olmayıp da bu işi yapamayanlar neler neler kaçırıyorlardır falan…

İşte A Map For Saturday kazın ayağının pek öyle olmadığından da söz eden bir film. Gezgin klişelerinin dışındaki gerçeklerden de söz ediyor.

Son not: Filmi bulmak pek kolay değil ama mümkün. İngilizcesini tabii ki. Geziyorsanız veya seyahat bloglarını takip ediyorsanız mutlaka izleyin derim. Seyahat klişelerinden biraz uzaklaşmak iyi gelebilir. Hatta biraz da hemen daima seyahat ile özdeşleştirilen “kendine yapılan yolculuk” veya “kendini keşfetmek” gibi kavramların içlerinin, her zaman, herkes için sanıldığı kadar dolu olmadığını fark edersiniz. Bunu dedim diye başıma bir iş gelmeyecekse…

Başka filmler de var aslında, ama şimdilik bu kadar. Kalanı belki başka bir yazıya.

Hoşçakalın.