Fatih Şua Tapar’dan Devrimin Kalbinde Dokuz Gün

Bu kez bir konuk yazarım var: Tanıdığım için kendimi şanslı hissettiğim Fatih Ağabey.

Dr Fatih Şua Tapar, yıllardır gezer –ki bir Patagonya seyahatinde tanışmıştık- sonrasında da izlenimlerini kişisel Facebook sayfasında paylaşır. Bu kez, Küba dönüşü yazdıklarını okuduktan sonra bloğumda paylaşmak istedim. Harika bir dille yazılmış güncel, objektif gözlemler. O da benim gibi biraz uzun yazıyor ama ben bir solukta okudum…

Fotoğraflardan bazıları benim, altlarında belirttim. En sonuna da ben kendi fotoğraflarımdan müzikli bir sunum ekledim.

Arz ederiz,

DEVRİMİN KALBİNDE DOKUZ GÜN – 1

Küba Gezi Notları – Giriş

“Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi”

Murat Uyurkulak’ın Tol romanı bu cümleyle başlar. Elmas, Fuldan, Gizem, Nur, Nursen, Rabia, Semiha, Ahmet, Deniz, Halil, Hayati ve Murat; on iki arkadaşımla birlikte Havana (La Habana), Trinidad, Santa Calara, Santiago de Cuba ve tekrar Havana olmak üzere devrimin bir ihtimalden gerçeğe dönüştürüldüğü dünyanın en gizemli ülkelerinden Küba’yı geçtiğimiz Ocak ayı içerisinde bir uçtan ötekine dolaştık. Yerel halkın yaşadığı yerlerde konakladık, sadece turistik mekanlara değil onların kullandığı mekanlara da girdik, yemek yedik, eğlendik, onlarla kaynaştık, konuştuk, sohbetler ettik kafamızdaki sorulara cevaplar aradık.

Arkadaşlarım fotoğraf konusunda çok iyilerdi ve bol bol kullandılar yeteneklerini. Benim elimde –onu da nadiren kullandığım– minik bir makine vardı. Fotoğraf işini onlara bırakıp sürekli gözlem yapıp notlar aldım ve sizlerle paylaşmak için gezi öncesi ve sonrası yaptığım okumalarla zenginleştirilmiş bu gezi notlarını hazırladım. Sürecek bir süre. Gitmiş olanlar için bir nostalji fırsatı, gitmeyi düşünenler için ise işlerine yarayacak bir kaynak olsun istedim.

Küba’ya giderken kafamda cevabını bulmayı umduğum sorular vardı. Bunların bazıları cevaplandı bazıları hala muamma ama asıl enteresan olan daha fazla soru ile dönmüş olmam. Yani on soru ile gittiysem yirmi soruyla geri döndüm. Haliyle bu ülke garip bir şekilde “buraya yeniden gelmeliyim” duygusuyla yolcu ediyor sizi. Bunda bir etken de yine garip bir şekilde içinizde uyandırdığı pozitif enerji. Henüz tam çözemedim nedenini ama Küba herkese çok iyi geliyor ve görünen o ki bu yeniden gitme düşüncesi tahminimden daha kısa bir sürede hayata geçecek.

Geziyi bir acente aracılığı ile değil bireysel çabalarla gerçekleştirdik. Bu giriş yazısında emekleri büyük olan Ahmet ve Deniz’e teşekkür etmeliyim. Sizlere önerim de bu yöndedir. Notların sonunda Ahmet’ten öğrendiğim bireysel planlama ile ilgili genel bilgiler ile Küba’ya özel notları paylaşacağım. Bu şekilde gezmenin ciddi maliyet avantajı yanında geziden alınan keyfi de katladığını, böyle bir geziyi planlamanın tahmin edildiği kadar zor olmadığını şimdiden söyleyeyim. Grup içinden sadece sevgili arkadaşım Hayati’yi tanıyordum gezi sayesinde on bir çok değerli arkadaşım daha oldu. Bu da ayrı bir kazanım.

Baştan söylemeliyim. Bu notlarda ne bir Küba güzellemesi ne de acımasız bir eleştiri bulacaksınız. Olabildiğince objektif olmaya çalışacağım. Bildiğiniz şeyler yanında ilk kez duyacağınız şeyler de olacak. Küba’yı yorumlamak gerçekten basit değil. Dolayısıyla benim anlatacaklarımı da mütevazi bir kaynak olarak görünüz ve illa ki doğrudur şeklinde kabul etmeyiniz. Metni zenginleştirecek yorumlarınızı esirgemeyiniz ve bir hata gördüğünüzde de çekinmeden düzeltiniz.

Giriş yazısı için grup fotoğrafları arasından bunu seçtim. Fotoğrafı çeken arkadaşımız hariç hepimiz buradayız. Havana’daki Atatürk anıtının etrafında. Daha ilk gün bu güzel ülkeyi bize sevdiren, içimizi gurur ve sevinçle dolduran Ata’mızın Havana’nın en güzel yerine konmuş olan heykeli. Konuştuğumuz ve nereli olduğumuzu öğrenen Kübalılardan pek çok kereler –hem de tam adıyla “Mustafa Kemal Atatürk” şeklinde- onun adını duymak bu gururu ve sevinci gezi boyunca içimizde taşımamıza bir vesile oldu.

Yarın önce Küba Devrime dair özet bilgiler (Kafese Koyarsanız Ölür) ve sonrasında gezi notlarının ilkinde görüşmek dileğiyle: “Havana değil La Habana”

DEVRİMİN KALBİNDE DOKUZ GÜN – 2

Küba Gezi Notları – Kafese Koyarsanız Ölür

Küba ve Devrime dair özet bilgiler…

Nereye gidersek gidelim öncesinde biraz bilgi toplamak gezinin kalitesini artıracaktır. Gidilecek yer Küba olunca bu daha da önem kazanıyor çünkü algılarımızı çalıştıracak çok fazla ayrıntı var. Gelin o zaman önce bu ülkeyle ilgili temel bilgilere sonra da neredeyse Küba deyince soyadı gibi hemen yanına iliştirilen “Devrim” denen olayın tarihine kısaca göz atalım.

Küba… Yerli dilinde “yaşamak için güzel bir yer” anlamına geliyormuş. Dünya Haritasına baktığınızda Kuzey ve Güney Amerika’nın arasında Meksika körfezi girişinde görürsünüz onu. İnce, uzun 110bin km. karelik bir ada. Aslında irili ufaklı 1600 adacıktan oluşan bir takımada. Bizim yedide birimiz kadar yaklaşık. 12 Milyona yakın nüfusu var ülkenin. Dili İspanyolca. Brezilya dışında hemen hemen bütün Güney Amerika ülkelerinde olduğu gibi. Din: belirsiz. Küba laik bir ülke farklı dinlerden insanlar var. Yine de yaygın olan kendilerine özgü Santeria denen Afrika kökenli bir dinleri var.

Küba bayrağındaki kırmızı üçgen insanın üç hakkını (özgürlük, eşitlik ve kardeşlik) ve vatanseverler tarafından dökülen kanları, üçgen içindeki beyaz yıldız ise Küba halkının mutlak özgürlüğünü ve bağımsızlığını, 3 mavi şerit adanın üç bölümünü (batı,orta,doğu), 2 beyaz şerit ise bağımsızlık idealinin gücünü temsil ediyor.

Şimdi gelelim Devrim’in tarihine:

Kolomb gemilere atlayıp Avrupa ahalisini buralara getirene kadar Amerika’nın diğer yerlerinde olduğu gibi burada da yerliler vardı. Hani şu Kızılderililer.

1492’de Kolomb burasının İspanya’nın bir parçası olduğunu ilan eder etmez İspanyollar buraya akın ettiler. Gelmeleriyle birlikte de yüzyıllardır bildikleri usullerle kendi hallerinde bu topraklarda yaşayan yerli halkı çalıştırarak adanın kaynaklarını kullanmaya başladılar. Özellikle altın arama çalışmaları için acımasız şartlarda çalışmaya zorlanan yerliler fazla dayanamadı. Yıllarca özgür yaşadıktan sonra maruz kaldıkları bu muameleyi kabullenemiyorlardı. Böylece çelimsiz, minyon ve bu işlere pek de arzulu olmayan Küba yerlileri ağır işler altında ezilmeye başlayınca İspanyollar Afrika’dan “köle” ithal etmeye karar verdiler. Yerlileri ise kılıçtan geçirdiler. Zaten ölümler artmış doğumlar azalmaya başlamıştı. 100 yıldan daha az bir sürede nerdeyse tamamı eridi gitti. Bugün Küba halkı olarak bildiğimiz insanların siyah renkli olanları Afrikalı kölelerin torunları. Açık kahverengi olanlar, bu kölelerin İspanyollarla olan birlikteliklerinin ürünleri, beyazlar ise İspanyol kökenliler. Görüldüğü gibi Küba’da karışık bir ırk var. Hatta bir ara çalıştırmak için Çinliler de getirilmiş. Muhtemel bu yüzden Havana’da sembolik, göstermelik de olsa bir Çin Mahallesi var.

Kölelerin ki de can tabi onlar da dayanamadı bir süre sonra. Başlattıkları direniş hareketleri yıllar geçtikçe şiddetini artırdı. Küba’yı gezerken adını sık sık duyacağımız ve ülkenin bir numaralı ulusal kahramanı olarak kabul edilen Jose Marti işte sonu Bağımsız Küba Devleti’nin kurulmasına giden bu direnişin önderlerinden biridir.

Bağımsızlık mücadelesinde ABD İspanya’nın karşısında yer aldı ve bu nedenle 1902 yılında kurulan Küba devletinin içişlerine karışma hakkı olduğunu deklare etti. Küba artık Amerika’nın bir mandası gibiydi. Öyle ki bir süre sonra tarım topraklarının ve madenlerin 2/3’ü ABD şirketlerinin kontrolüne girdi. ABD, Küba’yı hammadde kaynağı, aynı zamanda da ABD’de üretilen sanayi ürünlerini satabileceği bir pazar gibi görüyordu. Ayrıca mafya ülkede günlük hayatın içine girmişti ve her alana hakimdi. Üstüne bir de ABD tarafından, 1919-1933 yılları arasında yaşanan içki yasağına karşı Küba’da yasal içki, kumar ve fuhuş turizminin yaygınlaştırılması eklenmiş, Amerikalıların gözünde Küba, bir günah adasına dönüşmüştü.

Tüm bu süreçlerde ABD Küba’nın yönetiminde kendisine sorun çıkarmayacak yöneticileri destekledi. Bu yöneticiler ABD’nin suyuna giderken kendi çıkarlarını da kolladılar ve ülke hem dışarıdan hem içerden bir çürümüşlüğün kıskacında kaldı. Devrimden önce ise bunların en azgınlarından Batista vardı yönetimde. Onun döneminde uyuşturucu ticareti, fuhuş ve kumar tahammül edilemeyecek düzeylere ulaştı.

Fidel işte bu karmaşanın içinde 1926 yılında doğdu. Çocukluğunda işçi sınıfının yoksulluğu ve ezilmişliğini gözlemledi fakirliğe tanık oldu, öğrenci hareketlerine katıldı, grevler organize etti. Hukuk eğitimini tamamlayıp Havana’da avukatlık yaptığı yıllarda da politikadan uzak durmadı. 1952 yılında meclise girmek için aday oldu. Seçilmesi kesin gibiydi ancak sağ yönelimli Batista seçimleri iptal etti. Bir süre yasal yolları denese de işe yaramadığını gören Castro’nun hedefi artık Batista diktatörlüğüne son vermekti. Hükümet karşıtı grupları organize etti ve bir militan ordu ortaya çıkardı. 26 Temmuz 1953’de, Santiago’daki Moncada Kışlası’na saldırı düzenlediler. Bu saldırı geri tepti çoğu orada öldü. (26 Temmuz hareketi)

Castro geri kalan gerillalarla beraber dağlara çekildi. Başarısızlıkla sonuçlanan bu atağa karşı Batista da ülkede medya sansürleri, dezenfermasyon ve muhalefete darbe talimatı içeren sıkıyönetimi ilan etti ve ilerleyen günlerde, aralarında Castro ve kardeşi Raul’un da bulunduğu isyancılar yakalanarak hapse gönderildi. Sanıkların savunmalarını Castro yaptı ve sayesinde çoğu serbest kaldı ancak kendisi ve kardeşi hapisten çıkamadı.

İçerde kalan 25 yoldaşıyla birlikte küçük çapta bir hapis okulu kuran Castro devrimin tohumlarını burada attı ve kendini geliştirdi. 1954’de göstermelik bir seçimle yeniden başkan olan Batista Castro destekçisi bazı politikacıların “Moncada olayının faillerine af çıkarmanın halkın nezdinde ılımlı bir izlenim uyandıracağı” şeklindeki önerisini uygun buldu, önüne atılan yemi yuttu, Castro ve ekibi beraat etti. Castro elbette yasal yolları kullanarak muhalefete devam etti. Olaylar yeniden kontrolden çıkınca da tutuklanmamak için Raul ile birlikte Meksika’ya geçti. Burada kendisi gibi devrimci düşünceyle dolu Arjantinli doktor Ernesto Che Guevara ile tanıştı. Ve böylece devrimin bir güçlü destekçisi daha oldu.

Gerillalar burada eğitimlerine devam ettiler ve 25 Kasım 1956’da “Granma” adlı yatı satın alabilecek para toplanınca 82 silahlı devrimciyle beraber Küba’nın güneydoğu kıyısına doğru yelken açtılar. Beş gün olarak planlanan yolculuk yedi güne çıktı ve Küba’da onları bekleyen devrimci arkadaşlarının plana uygun ayaklanmaları ancak denizden gelecek desteğin eksikliği nedeniyle sonuç bir facia oldu. Hem onlar hem de daha sonra kıyıya yanaşan Granma’daki 82 devrimci beklenmedik bir saldırıya uğradılar. 82 kişiden aralarında Castro kardeşler, Camilo Cienfuegos ve Che Guevara’nın da bulunduğu sadece 11 kişi sağ kurtuldu. (Camilo devrimin bir başka önemli kahramanıdır. İsmi aklımızda kalsın.) Granma Yatı şu anda Havana Devrim Müzesinin bahçesinde.

Geriye kalan bu 11 isyancı, bir süre Sierra Maestra’nın sık ormanlarla kaplı dağlarında, silah toplamak için küçük gruplar halinde kümelenmiş ordu karargahlarına baskınlar yapmaya başladılar. Bu ufak direnişler, saldırılar hem kırsalda hem şehirlerde devam etti. Küba’da medya sansürü olduğundan, Castro mesajlarını yaymak için yabancı basınla anlaştı. The New York Times muhabiri Herbert Matthews ile yaptığı 3 makalelik röportaj sonrasında bir anlamda tüm dünyada ismini duyurdu ve ardından CBS ve Paris Match gibi diğer ünlü yayınlar da onu takip etti Batista’nın aşırı baskıcı rejimi ve yaşanan yolsuzluklara karşı muhalifler birleşmeye başladılar. Fidel tüm dünyada direnişin sembolü oldu.

Uzatmayalım Bu yeni gelişmeler üzerine ABD’nin de Batista’dan desteğini çekmesiyle kaçınılmaz son gerçekleşti. Batista 31 Aralık 1958 günü Dominik Cumhuriyeti’ne kaçtı. Ve hemen ertesi günden itibaren kutlamalar başladı. Küba’da artık öncekinden çok ama çok farklı yıllar yaşanacaktı.

ABD yönetimleri yanı başlarında sosyalist bir Küba kurulmasını bir türlü hazmedemedi. Castro’yu öldürmek için defalarca suikast düzenlendi işe yaramadı. ABD’ye kaçmış muhalifleri eğitip silahlandırıp darbe yapmaları için Küba’ya gönderdi ama işe yaramadı. (Domuzlar körfezi çıkarması). Castro’nun onlardan kalan bütün ev ve arabalara tazminatsız olarak devlet adına el koyarak kendi vatandaşlarına dağıtmasını da içlerine sindiremediler ve nihayet 1962 yılından bu yana acımasız bir ambargo / abluka yürürlüğe sokuldu. Sadece kendisi değil Küba ile ticaret yapmak isteyen ülkeleri de engellemeye çalıştı. Halen sürmekte olan bu ambargoya Küba halkı hala direniyor ve ayakta. Yoksulluk belirgin. Bunu yadsımıyorlar Castro’nun da dile getirdiği gibi: “Ülkemiz insanlara zenginlikler sunmak için çok yoksul olsa da, onlara eşitlik duygusu ve insanlık onuru sunamayacak kadar yoksul değildir.” Devrim ve devrimin kazandırdıkları onlar için büyük gurur kaynağı. En azından hala böyle…

Görselde üstteki kişiler sırayla Jose Marti, Camilo, Castro, Che ve Raul. Altta solda yer alan, İspanyol sömürgesi altındaki kadınların bağımsızlık sembolü olarak gizli bir işaret amacıyla kendilerini süsledikleri ve şeklinin benzemesi nedeniyle Mariposa / Kelebek olarak isimlendirilen çiçek bir çeşit zambak ve Küba’nın ulusal çiçeği. Yine görselde yer alan Priotelus temnurus (Cuban trogon) ismindeki kemirgen gagalı, sadece Küba Ormanlarında görülen bu kuş ise hem Küba bayrağının renklerini taşıması hem de kafeslendiğinde ölmesi nedeniyle özgürlüğün simgesi olsun diye Küba’nın ulusal kuşu olarak belirlenmiş.

Küba’nın ve devrimin öyküsü kısaca böyle. Devlet Başkanı Raul’un bile artık ömür biçtiği devrim sona erdiğinde, Küba değiştiğinde, yani bir anlamda kafeslendiğinde yaşamaya nasıl devam eder, bundan sonra neler olur neler biter zaman gösterecek. Henüz o zamanlar gelmemişken hadi gelin gezmeye başlayalım. Uçağımız Havana’ya indi. Acele etmeliyiz çünkü kalacağımız yere götürmek üzere 56 Model bir Cadillac bizi bekliyor. Bir Chevrolet de olabilir. Ya da belki bir Chrysler, belki de bir Austin.. Şaşırdınız mı? Durun bakalım asıl şaşkınlık Havana’yı dolaşmaya başlayınca olacak…

DEVRİMİN KALBİNDE DOKUZ GÜN – 3 

Küba Gezi Notları : Havana değil La Habana

Giriş yazımız ve ardından Küba ve devrime dair temel bilgileri içeren yazıdan sonra artık gezmeye başlayabiliriz. Herkes gibi biz de Küba’ya başkentinden, Havana’dan giriş yapıyoruz. Pardon hemen bir düzeltme yapalım. Küba’da “Havana” kelimesini sadece rom şişesinin üstünde gördük (Havana Club), başkentin ismi “La Habana” imiş. Ben notlarda alıştığımız üzere yine Havana olarak kullanacağım ama bunu bilelim. Amsterdam aktarmalı uçağımız Havana’ya / La Habana’ya indi. Pasaport kontrolünden geçtik şehre gireceğiz ama önce para bozdurmamız lazım. Bismillah ilk şok işte burada.

Heykelli para ve adamlı para

Dünyada başka örneği var mı emin değilim ama Küba’da iki para birimi var.
CUC ve CUP. Yerli halkın kullandığı para CUP (Küba pezosu) ve biz turistlerin kullandığı para ise CUC (Peso convertible). Adından anlaşıldığı üzere CUC dönüştürülebiliyor. Öteki sadece ülke içinde kullanılıyor. 1 CUC: 25 CUP yapıyor. Yaklaşık 1 dolar. Bu paralar birbirine karışmasın diye birisine sadece portreler diğerine ise bina ve heykeller konmuş. Para bozdurduğunuzda yerine heykelli paralardan alacaksınız. Alışverişlerde dikkat siz heykelli para verdiniz ama aldığınız para üstü adamlı para ise uyarın hemen. Nadir de olsa başa gelebiliyormuş bu durum.

Bu ikili para sistemini Küba hükümetinin turistleri kazıklamak için icat ettiğini duyabilirsiniz. Gerçekten bu ikilik turistlerin cebinden daha fazla para çıkmasına yol açabiliyor. Hani onların parasını kullansak bazı şeylere daha az ödeme yapabilirdik. Yani mesela çalgıcıya para vereceksiniz ve elinizdeki en düşük para 1 CUC onu veriyorsunuz. Bu aslında fazla, 5 Pezo (CUP) verseniz de yetecek belki. Eyvah konu karışıyor ve bu arada hükümetin günahını aldık onu düzelteyim. Elbette ki Küba Hükümeti bu işi turistleri kazıklayalım diye yapmamış. Onların derdi: Dolarizasyon. Kısaca açıklayayım: Ulusal paranın değerini aşırı kaybetmesi sonucu (Sovyetlerin çöküşünden sonra Küba’nın ciddi ekonomik krize girdiğini unutmayalım) doların iç piyasayı ele geçirmesi ve iç pazarda halkın alışverişlerde dolar kullanmaya başlaması. Böyle durumlarda kendi ulusal paralarını boş verip doları resmi para birimi gibi kullanan ülkeler vardır. (Örneğin Ekvador). Dolarizasyon ülkenin döviz kaybına ve karaborsanın artmasına yol açan bir olay olduğu için böyle bir çözüm düşünmüşler. CUC doların birebir karşıtı. Al sana dolar demiş yani hükümet. Ancak tabi bu durum bazı karışıklara yol açtığı için Raul Castro ikili para sistemini kaldırma konusunu gündeme aldıklarını beyan etmiş. Off… yazarken sıkıldım bu para pul mevzuları iç açıcı değil.. Biz oldukça iç açıcı başka bir konuya atlayalım: Hatırlarsanız bir önceki yazının sonunda alanda bizi Cadillac bekliyor ama Chevrolet de olabilir falan demiştim. Biz şu klasik amerikan arabalarına gelelim:

Trafik hiç bu kadar çekilir olmamıştı..

Küba denildiğinde akla ilk gelen objelerden biri onlar. Kartpostallarda, havana resimlerinde, aldığınız magnetlerde filan hep görürsünüz. Küba turizminin göz bebekleri. Eski amerikan otomobilleri. Onlar sayesinde trafik nefret edilen değil içine girmeye can atılan bir şeye dönüşüyor. Trafik çekilir gibi değil diye hep şikayet ederiz ya İstanbul’da falan.. Burada ise tam tersi. Trafiğe girmek ayrı bir keyif.

1959 yılında Amerikalılar ülkeden atılınca bu otomobilleri götürememişler tabi. Hepsi Küba’da kalmış. En yenisi 1959 Model sizin anlayacağınız. Kendi ülkelerinde hurdaya çıkan bu arabalar Küba sokaklarında cirit atıyor. Biz buralarda onlardan birini görsek etrafına toplanır seyrederiz Havana’da adım başı önünüze çıkıyor. Kimileri yenilenmiş, gıcır gıcır. Kimileri ise dökülüyor ama hâlâ yürüyor. Yenilenmiş olanlar genelde turistik hizmet verenler. Boya, kaporta her şey tertemiz. İç döşemeler yapılmış, çok şıklar. Ha motor derseniz muhtemel çoğu değiştirilmiş. Bazıları çok değerliymiş hani milyon dolarlı falan. Anladığım mevzu değil arkadaşlarımdan duydum. Biz işte Havana’ya girişimizi bunlarla yaptık ve gezi boyunca da defalarca bir yerden bir yere gitmek için kullandık. Üstü açık olanlarla Havana turu yaptık, bazen sahibinden izin alıp içinde fotoğraf çektirdik.

Küba’nın otomobillerinden bazıları: (Fotoğraflar ÇE)

Okuduğum gezgin notlarında Havana’yı gezmek için asgari 2 – 3 gün olması gerektiği ve azami 5 gün yeteceği yazıyordu. Biz de ikisi gezinin başında birisi sonunda olmak üzere üç gün ayırdık. Ben de sizlere Havana’yı aradaki notlarla birlikte üç bölümde aktaracağım. İki milyondan fazla insan yaşıyor ve çok fazla turist var şehirde. Bu kadarını tahmin etmiyordum. Havana üç bölgeden oluşuyor: Habana Vieja (Eski Havana) / Centro Habana (Merkezi Havana) / Vedado (Yeni yerleşim yerleri). Aslında asıl mevzu Eski Havana’da… Bakın ne diyeceğim hiç denk geldiniz mi internet fenomenlerinden biri olmuştu bu video: “Kızına araba sürmeyi öğreten babanın çilesi” Hah, işte o videoda geçen ve dillere düşen bir laf vardı.

Sebebi Neydi ki?

Taşların üstünden geçti diye babanın kızına söylediği bir laftı bu. Bakın şimdi: Genel olarak Küba ama özelikle Havana turistik yerlerini dolaşarak değil sokaklarına girerek hatta kaybolarak tadı çıkacak bir yer. Niye mi? Çünkü nereye başınızı çevirseniz garip, sıra dışı, sizi şaşırtacak, “Allah Allah sebebi neydi ki?” dedirten, hemen fotoğrafını çekme arzusu duyacağınız bir görüntüye denk gelebiliyorsunuz. Havana fotoğrafçılar için sanki bir cennet. Bu hem çekilecek şeylerin çokluğu açısından hem de insanların bu konudaki hoşgörüsünden böyle. Rahatsız olmuyor hatta size gülüyor, poz veriyor el sallıyorlar.

Şehir sanki bir müzikhol gibi. Nereye gitseniz bir yerlerden müzik sesi geliyor. Önünüze sürekli bir şeyler çalan, dans eden insanlar çıkıyor. Hiperaktif çocuklar gibi yerinde duramayan bir kent Havana. Bir şey dikkatimi çekti.. Gezi boyunca dört farklı ev pansiyonunda kaldık. (Buralardan ilerde bahsedeceğim)… Hepsinde ortak olan bir eşya vardı: Sallanan Sandalye. Hep birkaç tane vardı onlardan. Otururken de sallanacaklar illa ki. İşte tüm bu durum sizi de etkiliyor. Yorulduğunuzu fark etmiyor ya da görmezden geliyorsunuz Havana’yı dolaşırken. Biz de ilk gün böyle yaptık çok dolu geçti.

O meydan senin bu meydan benim

Havana bir meydanlar şehri. Plaza Vieja, Plaza de la katedral, Plaza de Armas, Plaza de la Revolucion gidiyor böyle. Ara sokaklara girseniz de yolunuz hep bu meydanlardan birine çıkıyor. Sıra dışı heykeller, sıra dışı insanlar, göz alıcı binalar, oturup dinleneceğiniz kafeler, restoranlar ve devrime ait izlerle dolu meydanlara.. Devrimin izleri. İşte bu her yerde. Sokaklarda, duvarlarda, içine girdiğiniz mekanlarda, her yerde devrim var. Devrim Küba’nın en büyük turizm objesi olmuş. Daha sonra değineceğim gibi bazen karikatürize hale gelmiş olarak hatta. İşte bu durumda biraz üzülüyorsunuz. Ama şimdi üzülmeyelim. Daha geziye yeni başladık. Bu ilk bölümü burada bitirip sizi fotoğraflarla baş başa bırakayım. Havana devam edecek. Daha neler var neler..

DEVRİMİN KALBİNDE DOKUZ GÜN – 4

Küba Gezi Notları – Hasta la Victoria Siempre

Havana’ya devam ediyoruz. Nereleri gezebilir neler yapabiliriz bu kentte bakalım:

Hep söylenirdi “Havana çok güvenli bir şehir korkmadan gezebilirsiniz” diye, yaşadık gördük öyle evet. Sokaklarında dilediğiniz saatte dilediğiniz gibi dolaşabileceğiniz güvenli bir şehir. Yanınıza her turistik yerde olduğu gibi satıcılar yanaşacaktır ama istemediğinizde hemen geri çekiliyorlar. Teklif var ama ısrar yok. İngilizce bilen fazla yok ama bir şekilde anlaşılıyor. Beden dili, işaret dili neyse ki evrensel. Havana sizi boğmayan havadar ferah bir şekil. Biraz binalar rahatsız etmeye başladığında hemen önünüze bir meydan çıkıyor. Bu meydanlara göz atalım kısaca.

Plaza Vieja: Sağlı sollu müzikli lokantalar, kafeler bulacağınız kentin favori meydanlarından biri burası. Burada ayrıca Camara Obscura denen olayı deneyimleyebilirsiniz. Binanın üst katına çıktığınızda karanlık bir odada ortadaki uydu anteni gibi bir şeyin başına toplanıyorsunuz. Tepede duran bir dürbün sistemi şehrin 360 derecelik görüntüsünü ortaya yansıtıyor. İlginç bir deneyim. Ardından binanın terasına geçerek Havana’yı yukarıdan izleyebilirsiniz. Bu meydanda Factoria Plaza Veja denen ünlü bir restoran var. Orada yemek yiyebilir kendi yaptıkları biralarını tadabilirsiniz. Onun hemen karşısında da ünlü Cafe el Escorial denen kafede kahve içebilir ve ayrıca almak isterseniz kendiniz için kahve çektirebilirsiniz.

Plaza de la Cathedral: San Cristobal de la Habana isimli katedral mercan kayalarıyla yapılmış tek örnek olarak ünlü ve bu meydanda bulunuyor. Kristof Kolomb’un naaşı da yıllarca burada kalmış. Renkli kişiler, müzisyenler köşe başlarında yine sizleri bekliyor.

Calle Obispo: Küba halkının ve günlük yaşamın izlenebileceği renkli bir sokak. Dilim pizza satan dükkanlardan karnınızı doyurabilir, alışveriş yapabilir, sokak pazarını gezebilirsiniz. Bu sokağın sonunda sizi ünlü bir bar bekliyor. Ernest Hemingway’ın müdavimi olduğu: El Floridita. Kendisinin burada bir de heykeli var ve illaki onunla birlikte fotoğraf çektiriliyor. Biraz pahalı olsa da bu barda yazarın favori içkisi Daiquiri içmeyi unutmayın. Bar her zaman kalabalık ve sürekli müzik çalıyor. Havananın bu en turistik barına uğramadan dönmek olmaz. Yazarla bağ kurulan bir başka bar daha var: La Bodeguita Del Medio: Burası da Hemingwayin mojito içtiği barmış. Küba’nın ünlü kokteyllerinden mojito’yu da burada içebilirsiniz. Biz öyle yaptık ve beğendik.

Fatih Ağabey ve Ernest, Floridita…

Plaza de Armas: Çok güzel bir meydan yine. Bu meydan eskiciler, kitapçılar ve el sanatı ürünleri satanlarla dolu. Buradaki mekanlarda yemek de yiyebilirsiniz. Her çeşit restoran var. Buradan deniz kenarına çıktığınızda bir kale çıkacak karşınıza: Castillo de la Real Fuerza.

Hamel Sokağı: Biraz uzak ama yine de yürüyerek gidilebiliyor. Biz öyle yaptık. Renkli duvar resimleri var aşırı kalabalık otantik bir sokak ve tabi ki müzik. Hem de çok yüksek volümlü bir müzik.

Malecon: Havana’nın kordonu da diyebiliriz. Burada yürüyüş yapmak oldukça keyifli. Ayrıca Atamızın heykeli de burada bulunuyor. Havana’da parklarda demokrasi, bağımsızlık, insan hakları konularında mücadele vermiş kendi ülkeleri dışından kişilerin heykellerinden görebilirsiniz. Örneğin bir parkta karşınıza çıkan Lincoln heykeli sizi şaşırtabilir. ABD ile sorunlu oldukları halde köleliği kaldırdığı için heykelini koymuşlar. Küba hükümeti yiğidi öldürse de hakkını yememeyi biliyor.

Uzaklardan Malecon, (Fotoğraf ÇE)

Museo de la Revolucion: Devrim Müzesi. Havana’da çok fazla müze var gezmekle bitmez ama eğer tek bir müze ziyareti yapılacaksa işte o müze burası. İlla ki gezmeli ama hayal kırıklığı yaşatacaktır. Alınan ücretin hakkını vermeyen, yetersiz bir müze. Yine de devrim’in izlerini görmek için mutlaka görülmeli. Devrimle ilgili fotoğraflar, haritalar, ufak heykeller, kurşun izleriyle dolu araçlar, devrimde kullanılan aletler ve silahlar, gündemi aktaran gazete küpürleri vb. yer alıyor. Müzenin önünde domuzlar körfezi çıkartmasında Fidel’in bizzat kullandığı tank, arka tarafında ise Meksika’dan Küba’ya geldikleri Granma teknesi bulunuyor. Arka bahçede ayrıca Fidel’in halkı için yaptırdığı ve 1989’dan beri yanan, sonsuza kadar da yanacak olan Devrim ateşi var. Müzenin içinde hediyelik standları da bulunuyor. Bu da biraz olmamış sanki normal de giriş çıkış yerinde olur ama bu müzede gezilen odaların arasına konuşlanmış.

Fidel’in Domuzlar Körfezi çıkartmasında bizzat kullandığı tank (ki bunu Fatih Ağabey yazmadan önce bilmiyordum)… (Fotoğraf ÇE)

Devrim Müzesi, Camillo ve Che (Fotoğraf ÇE)

Capitolio Nacional / El Capitolio: Devrimden önce Hükümet Ofisi burasıymış. ABD destekli diktatör Gerardo Machado başlatmış inşasını. Gezilebiliyor ama tadilat vardı biz oradayken. Washington DC’de bulunan beyaz saraya benziyor ama birkaç cm. daha yüksek ve bu üstüne vurgu yapılarak söyleniyor. Küba – ABD çekişmesi bazen böyle komik hallere bürünebiliyor işte. Bina şimdi Küba Bilimler Akademisi olarak kullanılıyormuş.

El Capitolio

Plaza de Revolucion: Devrim Meydanı.. Havana’da yapılacak en önemli aktivitelerden biri de üstü açık klasik arabalarla şehir turu yapmak. Bunu mutlaka yapmalı. İşte bu turların bitiminde devrim meydanında uzun bir mola veriliyor. Küba’nın en önemli meydanı. Diğer meydanlar birbirinin içine geçmiş gibi birinden çıkıp diğerine geçiyorsunuz sadece Devrim Meydanı farklı bir yerde. Biraz uzak.

Raul Castro yönetim binası da burada… Ofisi bu yüksek binanın en üst katındaymış ve şoför “Raul yukarıdan bizi gözetliyor” şeklinde espri yaptı. Meydanda Jose Marti’nin görkemli bir anıtı da bulunuyor.

İşte her 1 Mayısda insanların toplanıp şarkılar söyleyip dans ettikleri meydan burası. Dünyanın dört bir yanından insanlar sırf bu meydandaki 1 Mayısları görmek için geliyorlar. Meydanın bir tarafında Che Guavera’nın diğer tarafında ise Camilo’nun kocaman silüetleri var. Che Guevara’nın silüetinde yazan “Hasta La Victoria Siempre”, “Zafere Kadar Daima” demek. Che, Fidel’e yazdığı son mektuplardan birisini “Hasta La Victoria Siempre” olarak bitirdikten sonra zaferin simgesi haline gelmiş bu slogan. Diğer yanda bulunan Camilo’nun silüetinde ise “Vas Bien, Fidel” yazıyor. “Doğru yoldasın, iyi gidiyorsun Fidel” anlamına geliyor. Bunun bir de hikayesi var. Zafer ilk kazanıldığı dönemde Fidel coşkulu kalabalığa konuşma yaparken bir an durmuş ve Camilo’ya dönüp, “Voy bien, Camilo?” diye sormuş; “Camilo, doğru yolda mıyım?” anlamına geliyor. Camilo da, “Vas Bien, Fidel” diye yanıt vermiş. Yani “Doğru yoldasın, iyi gidiyorsun Fidel.” Bu cümle bundan sonra Fidel’i de onurlandıracak şekilde Küba halkının sloganı haline geliyor.

(Sevgili Fatih Ağabey 1 Mayıs’ta Küba’da olabilseydi eminim çok keyifli bir yazı yazardı. Yine de 1 Mayıs’ta Havana’da Devrim Meydanında olmak nasıl bir şey bir fikir edinmek isterseniz benim yazdııklarıma göz atabilirsiniz; 1 Mayıs’ta Küba’da Olmak. ) 

Camilo bizim ülkemizde çok bilinmese de, Küba’da çok ama çok seviliyor. Fidel’in eleştirenler bile Camilo’ya toz kondurmuyorlar. Küba’nın en büyük 3. şehrine ‘Cienfuegos’ ismi verilmiş. 20 pesoların üzerinde Camilo portresi var. Ayrıca Che, onun anısına oğlunun ismini ‘Camilo’ koymuş.

Onunla ilgili bir de şöyle bir şey var: Fidel’in, devrimi komünist bir düzene çevirmeye başlaması komünist karşıtı olduğu iddia edilen Camilo’nun muhalefeti ile karşılaşır. Devrimden bir sene sonra Camilo, Camaguey şehrinden Havana’ya uçakla dönerken uçak kaybolur ve bütün aramalara rağmen Camilo bulunamaz, yıllardır, Fidel’in uçağı gizli bir havaalanına indirip Camilo’yu infaz ettirdiği iddia edilir ama Fidel her zaman bunu reddeder. Bu konuyla ilgili belgeseller var youtube’dan bulunabilir. Camilo hala yaşasaydı ve devrim üzerinden yarım yüzyıl geçtikten sonra Fidel aynı soruyu tekrar sorsa Camilo aynı cevabı verir miydi? Kimbilir?

 

Camillo Cienfuegos “Vas Bien Fidel” (Fotoğraf ÇE)

Che ve “Hasta la Victoria Siempre” (Fotoğraf ÇE)

Bunlardan başka aşağıda isimleri yazılı mekanlar da seçilebilir görmek için. Havana’da müze çok. Görmeye değer sokak daha da çok. İlla ki dışarıda bırakılanlar olacak. Zaten hepsini görmek de gerekli değil. Sonraki gelişlere bırakılabilir.

Museo del Ron Havana Club (Havana Club Rom Müzesi), Museo Nacional Palacio de Bellas Artes (Sanat Müzesi), Museo Hemingway (Hemingway Müzesi, daha doğrusu evi) biraz uzak taksiyle gidilebilir, Hava Libre oteli, Museo de Transporte Automotor (Araba Müzesi), Gran Teatro de la Habana ve Prado caddesi, El Barrio Chino (dünyadaki tek sürrealist Çin mahallesi, adı var kendi yok), Escuela Nasional de Ballet (Bale okulu), Museo del Ministerio del interior (CIA’nın Küba’ya yaptığı oyunları esprili bir dille anlatan müze), Cella Mercaderes sokağı…

Havana’da gördüğümüz ve size anlatmadığım bir yer kaldı: Parque Historico Militar Morro… Havana’yı karşıdan gören kale. Orayı, puroları ve devrimin turizm malzemesine dönüşmesi konularını da bir sonraki yazıda anlatacağım. Yazı başlığımız: Devrimin Matruşka Bebekleri.

DEVRİMİN KALBİNDE DOKUZ GÜN – 5

Küba Gezi Notları – Devrimin Matruşka Bebekleri

Havana’yı elimizden geldiğince tadını çıkararak doya doya gezdik… Aslında neredeyse bütün Havana yürüye yürüye dolaşılabilir. Üstü açık klasik araba turu yaparsanız yürüyerek gidilmesi zor olan Devrim meydanını da bu şekilde görürsünüz. Sonuçta gördüğünüz gibi kolay bir şehir. Telefonunuza ülkeye gitmeden önce online olmadan da çalışabilen bir yön bulma programı indireceksiniz. (Örneğin Maps Me). Bir de gideceğiniz ülkenin haritasını. İşte bu kadar. Nereye gitmek istiyorsanız adını yazın uydudan yönlendirme ile telefon sizi götürüyor. Şimdi devam edelim:

Yürüyerek gidilmesi zor bir yer kalmıştı: Parque Historico Militar Morro…

Bu askeri park bir savunma kompleksi. Havana’yı karşıdan izleyebileceğiniz bu yere de mutlaka gidilmeli. Biz tüm grup bir minibüs kiralayıp onunla gidip geldik. İki büyük kale var burada ve bunlar Amerika kıtasında İspanyollar tarafından yapılan en büyük ve güçlü savunma kompleksi imiş. Bu bölgede ayrıca 15 metrelik bir İsa Heykeli de var ve onun olduğu yerden Havana manzarası çok güzel.

Şimdi gelelim şu puro olayına. Küba’ya gidiyorum dediğinizde bunu duyan herkes illa ki “Puro getirmeyi unutma” diyecektir. Sigara içmiyor olsa bile böyle. Ben de mesela sigara içmediğim halde bir yıl önce Küba’ya gidecek olan bir arkadaşımdan puro istemiştim. Kendisi de içmeyen hatta sigara içen birinin yanında bile duramayan arkadaşım sağ olsun getirmişti purolarımı. Küba ve puro kelimeleri birbiriyle özdeşleşmiş durumda. Ülkenin ne yapıp edip bu ününü koruması lazım. Şahsen şahit olana kadar bu puro denen şeyin bu kadar pahalı olduğunu bilmiyordum. Bilsem o kadar rahat sipariş veremezdim valla.

Üstü açık arabalarla şehir turu yapın demiştim hani. Bu turun bir yerinde puro fabrika ve satış yerlerinden birine uğranıyor. Burada fiyatlar bizde buradaki satış fiyatlarından biraz ucuz olsa da yine pahalı. Kutusu değil bir tane puro bir şişe rom’dan daha pahalı düşünün. Biz tabi o fiyatlara almadık. Siz buradaki fiyatları gözünüzle görüyorsunuz sonra şoför size isterseniz sizi ucuz puro alabileceğiniz bir yere götürebileceğini söylüyor. Bunu bir de gizli saklı bir şey dönüyormuş ortada tavırlarıyla yapınca araba gezisi birden heyecanlı bir serüvene dönüşüyor. Arabanız bir evin önünde duruyor. Etrafı kolaçan ederek üst kata çıkıyorsunuz. İçerde normal bir aile ortamı var. Derken ortaya puro kutuları saçılıyor filan mevzu böyle. Şimdi efendim durum şu: Bu purolar daha kalitesiz filan değil rahatlıkla alabilirsiniz. Üçte bir hatta daha ucuza alıyorsunuz. Öyle de yapın zaten Küba’ya kadar gitmişsiniz öyle büyük paralar vermeyin puroya. Ülke dışına çıkarken iki önemli şey var. Bir üst sınır ki duyduğuma göre elli adetmiş. Diğer önemli konu da üstünde bandrolü olması. Nasıl ucuza satabiliyor bu insanlar konusu ise şöyle: Puro fabrikalarında çalışanlara devlet ayda bir kutu (25 adet) ücretsiz puro veriyor ama kimse bu puroları içmiyor. Bunları aracılara, aracılar da turistlere satıyorlar. Aynı orijinal purolar yani. Sokakta sizlere puro satmaya çalışanlar içinse bir şey diyemiyorum. Dikkatli olmakta fayda var. Muz yapraklarından yapılmış sahte puro alabilirsiniz. Dikkat edilmesi gereken bazı noktalar var; uygun sıcaklık ve nemli ortamda, tercihen ahşap kutuda saklanması, kutudaki tüm puroların aynı renkte olmasına dikkat edilmesi, puronun ne çok sert ne de çok yumuşak olması, bastırdığınızda ucundan tütün dökülmemesi gibi.

Satışı yapılan üç popüler puro markası var: Cohiba, Monte Cristo ve Romeo Juliette. Aralarında fark nasıl oluşuyor emin değilim çünkü markaların ayrı fabrikası yok. Aynı yerde bir kadının yaptığı puro bir marka diğeri başka marka olabiliyor. Profesyonel içicilere sormalı. Belki tütünün kurutma, nemlendirme vb. aşamalarında bazı farklar vardır. Markalar pazarlanırken tercih eden ünlüler de söyleniyor. Fidel Castro Cohiba içermiş, Che Guavera ve Al Capon Monte Cristo. Churchill’in tercihi Romeo Juliette’miş falan. Ben en çok Monte Cristo’yu sevdim. Bunda bu ismi almasının öyküsü de rol oynamış olabilir. Tatlı bir öykü: Puro fabrikalarında çalışan kadınlar çalışırken müzik dinlemek yerine daha çok kitap dinlemeyi tercih ederler, kendi paralarıyla tuttukları bir okuyucu çalışırlarken onlara kitap okurmuş. En sevdikleri kitaplardan biriymiş Monte Cristo Kontu. A. Dumas’ın bu en ünlü romanı oldukça kalın ve çok güzel bir romandır hakikaten. Bitmesi uzun sürer ve bitince başka kitap yerine yeniden dinlemek isterlermiş. Kitap bir puroya isim babası olmuş. Yeri gelmişken sizi biraz hayal kırıklığına uğratacağım ama şu; “Kübalı kızların puroları bacaklarında sardıkları” hikayesi sadece bir kent efsanesi. Puroları sarmak için sert ve düz bir zemin gerekiyor. Bacakta yapılamaz yani bu iş. Yapılsa da iyi bir puro çıkmaz o işten. Purolar tek tek elle sarılıyor. Makine yok. Tütün yaprağı dışında hiçbir katkı yok. Bir kadın bir günde ortalama yüz tane puro sarıyor, bir puro tek kişinin elinden çıkıyormuş. Diğer işlemleri de düşününce fiyat aslında normal gibi.

Purolarla ilgili başka hikayeler de var anlatılan. Bir tanesi ABD Başkanı Kennedy ile ilgili. Küba füze krizi sonrası ABD, Küba ile tüm ilişkileri kesme ve ambargo uygulama kararı alır. Karar senatodan çıkar, yürürlüğü girmesi için sadece Kennedy’nin imzası gerekmektedir. İmza öncesi Kennedy, Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü’nü odasına çağırır ve “Sana verilecek önemli bir görevim var, yarına kadar Küba’nın en iyi 1000 purosunu ABD’ye getirtmeni istiyorum” der ve yollar. Ertesi gün tekrar odasına çağırıp görevi tamamlayıp tamamlamadığını sorar, müdür daha iyisini yaptığını ve 1200 puroyu ABD’ye getirttiğini söyler. Kennedy teşekkür eder, çekmecesinden ambargo kararnamesini çıkarıp imzalar.

Puro bambaşka bir kültürmüş bunu anladım. Saklanması, içilmesi özen istiyor. Nemli ortamın korunması için özel kutuları var, kesmek için özel bıçağı, eğilmeden konması için özel kül tablası, özel çakmakları var. Bir seferde bitirilmiyor genelde bu durumda kendi kendine sönmesini bekleyip ucunu kesiyorsunuz. İçerken dumanı biraz ağızda dolaştırmak ve hepsini ağızdan değil en az üçte birini burundan vermek lazımmış. Puro içenler biliyordur tabi tüm bunları ama benim için mesela hepsi yeni bilgilerdi.

Puro konusu sanki yeterli gibi. Hatta biraz fazla mı girdik nedir. Durup dururken içmeyenlerde heves uyandırmış gibi olmayayım. Biz biraz da şu “devrim”in pazarlanması mevzusuna değinelim.

Sol tandanslı kişiler için devrim, devrimci gibi kelimeler çok kıymetlidir. Küba bu kelimelerin ruhunu içinde taşıyan bir ülke. Gördüğü ilginin en büyük sebebi de bu ama artık iş biraz nasıl desem rayından çıkmış mı, çıkmak üzere mi öyle bir durum var. Devrim şu anda ülkenin en önemli turizm malzemesi. Bunu görmek zor değil çünkü gözünüze sokuluyor neredeyse.

İkinci yazıda hatırlarsınız devrimin öyküsünü yazmıştım. Bu askeri bir başarı ama Küba’da asıl devrim sosyal hayatta yaşanmış. Ülkeyi gezerken geçmişe yolculuk yapmışsınız gibi geliyor. Gerçekten de 1 Ocak 1959’da devrim hayata geçmiş ve o andan itibaren sanki “Pause” düğmesine basılmış görüntüsü var. Binalar, alt yapı, şehirleşme Amerikalılardan kalma. Sanıyorsunuz sonrasında çivi bile çakılmamış. Ülke görüntü olarak donmuş kalmış orada. Görünen bu gibi ama zarfa değil mazrufa bakmak lazım. (Bu deyimi de galiba hayatımda ilk kez kullanıyorum hafızamın neresinde kaldıysa hayret…)

Şurası yadsınamaz bir gerçek ki Küba’da asıl devrim az önce belirttiğim gibi halkın sosyal yaşantısında olmuş. Bu uzun mevzu, sayfalar sürer anlatması ama eğitim ve sağlık örneğin devrim öncesine göre şaha kalkmış at misali çok fazla gelişmiş. Küba’da okuma yazma oranı neredeyse yüzde yüz. Eğitim üst düzeylerde. Nereli olduğumuzu söyleyince bir çırpıda altı yedi ilimizi sayanlar var. Gitmeden önce bana Küba’yı sorsalar bir başkenti gelirdi aklıma sonrası belki düşüne düşüne. Gördüğümüz ilkokullar harap, dökülüyor gibi ama öğrencilerin devlet tarafından verilen üniformaları tertemiz pırıl pırıl. Sağlık da öyle. Kurumlar, malzemeler eksik, bakımsız görünümlü ama yetişmiş insan kalitesi mükemmel. ABD Kübalı doktorları havada kapıyor. Üniversite eğitimi almak için Küba’ya gelenler var. Bu durum biraz da mecburiyetten böyle olmuş. Ambargo nedeniyle sağlık gibi hayati bir konuda ülke kendi kendine yetebilmek için üstüne çok eğilmiş ve ciddi başarılar sağlamışlar. Devrimden önce fuhuş batağına sürüklenmiş, toplumda geri planda kalmış olan kadınların şu andaki durumu, toplumda üstlendikleri roller, takdire şayan.

Tüm bunlar tamam ama haliyle bunları “işte bu devrim” diye övünemezsiniz. Zaten olması gerekenlermiş gibi duruyor. Ülkeye gelenlerin çok da fazla ilgisini çekmeyebilir. Hal böyle olunca devrim olarak sürekli askeri başarı vurgulanır olmuş. Bu ama artık gözünüze sokar halde yapılıyor. Duvar yazılarıyla, iki de bir önünüze çıkan devrim kahramanlarının heykelleriyle, girdiğiniz her mekana asılmış posterleriyle.. aklınıza ne gelirse yani. Öyle ki bir süre sonra “tamam anladık bravo bir devrim yapmışsınız, takdir ediyoruz ama sıktı artık birader” diyesiniz geliyor. Hele hediyelik eşyalarda işin iyice suyu çıkmış. Hediyelik malzeme tezgahlarında ilk gözünüze çarpan objeler devrimle ilgili. Tişörtler, şapkalar, magnetler, kartpostallar, devrim zamanının gazete küpürleri, nereye baksanız devrim. Gezdiğim bir yerde bu matruşka bebekleri görünce içimden dedim “pes artık!” Bu kadarı fazla. En üstte Castro olmak üzere iç içe devrim kahramanları. Olay iyice karikatürize hale bürünmüş. Gülmek mi yoksa üzülmek mi lazım bilemiyorsunuz. Che Guavera Küba’lı bile değil. Adam Arjantinli kendi ülkesinde bu kadar popüler olamadı. Ekmeğini Küba yiyor adamcağızın. Yani Che, hala yoksul halka destek vermeye devam ediyor. Bu durum daha ne kadar böyle gider merak ediyorum. Neredeyse altmış yıl geçmiş daha kaç sene buradan malzeme çıkarılır ki.. Neyse yaşayalım görelim…

Bu bölümün başlığı “Devrimin Matruşka Bebekleri”

Che imzalı banknot…

Bu yazımızın da sonuna geldik Umarım sıkılmadan okuyabildiniz. Hafta sonu ara verdikten sonra Pazar gecesi artık Havana’yı terk ediyoruz. Trinidad bir sonraki durak. Burası da görülmesi gereken bir kent. Yazı başlığımız: Ancon Plajında Pina Colada… Evet evet denize gidiyoruz. Hem de Karayiplerde.. Görüşmek dileğiyle.

DEVRİMİN KALBİNDE DOKUZ GÜN – 6

Küba Gezi Notları : Ancon Plajında Pina Colada

Dönüşte yeniden gelmek üzere artık Havana’dan ayrılıyoruz. Gezinin bundan sonrasında otobüslerle geze geze adanın diğer ucundaki Santiago’ya kadar gideceğiz. İlk durağımız ise Trinidad. Sabah erken kalktık ve otogar gibi bir yere geldik. Rezervasyonlarımız ve ön ödeme önceden internetten yapıldı ama Küba’da buna pek de güvenmemek gerektiğini öğrendik. Otobüste 13 kişilik yer olmadığı gelmeyen olursa hepimizin bineceği, aksi takdirde 2 saat bekleyip bir sonraki otobüsle gideceğimiz söylendi ama neyse ki gelmeyenler oldu bindik otobüse. Küba’da şehirler arası ulaşım için “Viazul” diye bir tane devletin işlettiği otobüs firması var. Bir şirket daha var ama onu daha çok yerel halk kullanıyormuş. Neyse bu otobüslerden biraz bahsedeceğim ama geceyi otobüste geçirdiğimiz en son yolculukta yapacağım bunu. Çok enteresan çok. Tam macera.

Trinidad otogarına geldik. Bizim otogarlar gibi düşünmeyin ama anlatması zor görmek lazım. Gelenlere pansiyon, taksi ayarlamak isteyenler yan yana sıralanmışlar. Bizim rezervasyon yapıldığı için doğru gittik iki ayrı ev pansiyonuna. Şimdi yeri geldi bu Casa Particular denen yerlerden kısaca bahsedeyim.

Küba Devleti bu vergi denen olayı yeni yeni keşfediyor. Onların sözlüğünde devlet hizmetlerini yürütmek için vatandaştan para almak gibi bir olay yok. Yavaştan başlamış ama artık. Demişler ki: Dilerseniz evlerinizin birkaç odasını turistlere konaklama için kiralayabilirsiniz ama bunun karşılığında devlete komisyon / vergi vereceksiniz. Komisyon dert değil bu öneri o kadar harika ki. Otele bir grup gelip bir gece kalsa aylık kazandıklarından daha fazla para bırakıyor süper olay yani. Evi uygun olanlar hemen başvurmuş gerekli yenileme, tadilatları yapmış ve olmuş sana casa particular. Böyle diyorlar pansiyon değil casa. Bu izni alan evlerin kapılarında bir çapa figürü var oradan anlıyorsunuz ki burası aynı zamanda bir casa. Hepsi aile işletmesi ve aile de orada kalıyor. Bir odasına sıkışmış vaziyette sizinle birlikte. Odalar, yatak, çarşaf vb. temiz, banyo duş tuvalet var. Ücret oda bazında, kişi sayısına göre değil. Bazen bir yatakta iki üç kişi yatmanız gerekebilir buna karışmıyorlar. Nitekim biz üç gece arkadaşım Hayati ile birlikte yattık. Kahvaltı isterseniz o kişi başı ayrı ücret ve biz kahvaltıları hep casalarda aldık çünkü gerçekten güzel ve uygun fiyatlı. Dilerseniz akşam yemeği de hazırlıyorlar. Yemek deyince ailelerce işletilen bir de Paladar denen lokantalar var. Onları da hatırlatmış olayım. Ev yapımı Küba yemekleri yemek istiyorsanız gidilmesi gereken yerler burası..

Bizim Kaldığımız casa’nın sahipleri Jose ve Fatima çok tatlı insanlardı. Onlarla sohbetler ettik ve iki gece misafirlik sonrası sarılarak ayrıldık. Bir sıcaklık, güzel bir muhabbet oluyor buralarda. Otelde bulunmayacak bir ayrıcalık ve önerim maddi durumunuz oteller için yeterli olsa bile buralarda kalınmasıdır. Halkın içinde onlarla birlikte. Bize odanın anahtarı ile birlikte evin dış kapı anahtarını da veriyorlar. Dış kapı genelde kapalı açıp giriyorsunuz.

Sanırım yeterli şimdi Trinidad’a gelelim: Burası kendine has bir ruhu, havası olan başka bir Küba kenti. 1514 yılında adada ilk kurulan kentmiş ve 1988 yılında burası da Unesco korumasına alınmış. Kristof Kolomb tarafından konmuş olan adı Hristiyanlıktaki kutsal üçlemeden geliyor ve Küba’nın dini anlamı olan tek şehir ismi. Zamanında şeker tüccarlarının yaşadığı kentte günümüzde daha çok tütün ve turizm ekonomisi hakim. Korsan saldırılarından çok çektiği için şehrin merkezi (Plaza Major) denizden uzağa, iç kesime kurulmuş. Özellikle bu kesimde İspanyol kolonyal mimarisinin etkileri görülüyor. Şehir merkezinde sarı boyalı çok fazla bina var. Dev pencereli, demir parmaklıklı, sakin, sarı binalar… Havana daha krem / taş rengi iken burası daha pastel renkli, daha kısa boylu, arnavut kaldırımlı ve kendi halinde bir yer. Ve gene aynı hissi duyuyorsunuz kaçarı yok: “hayat sanki durmuş burada” Hatta daha da eskilerde 1800 yılların ortalarında filan. Otobüsten inip bir masalın içine girmişsiniz gibi. Yollar, evler, yaşam tarzı çok eskilerden kalmış. Havana’da da böyleydi genellikle evlerin pencerelerinde cam yok. Hakikaten Küba’da cam fazla kullanılmıyor. Havana’da ahşap burada da demir panjurlar, korkuluklar.

(Fotoğraf ÇE)

(Fotoğraf ÇE)

(Fotoğraf ÇE)

Trinidad içinde her yere yürüyerek gidilebilir. Burası Küba’nın hem tarih hem de deniz bulabileceğiniz bir yeri. İkisi bir arada. Kısaca göz atalım:

Plaza Mayor: Bu meydan her yerde var. Buradaki kentin kalbi gibi palmiyelere birlikte sizi ferahlatan bir alan, özellikle gece çok hareketli ve canlı. Trinidad’da erken yatmanız zor. Şehir sizi bırakmıyor dur daha eğlence bitmedi der gibi sanki.

Trinity Kilisesi: Meydanda bulunan tamamlanamamış ve onarımına da Unesco izin vermediği için garip mimarisi olan bir bina.

Casa de la Musica: Her şehirde olan bir yerde burası. Bir tanesine illa ki gitmeli bu müzikle harmanlanmış ortamların.

La Canchanchara: Buraya mutlaka gidin yolunuz düşerse. Aynı isimde bir yerel içki yapılıyor. İçinde bal ve rom olan içinde minik bir çubukla yuvarlak toprak kupalarda servis edilen bu içkiye bayıldık. Tabi her mekanda olduğu gibi müzik ve dans eşliğinde içkinizi yudumluyorsunuz.

La Canchanchara Bar (Fotoğraf ÇE)

Museo Histerico Municipal (Casa Cantero): Servetini köle ticaretinden kazanmış bölgenin en zengin adamı Justo Cantero’nun evi. İçinde yer alan müze o zamanlarda Trinidad nasılmış görmek için gezilebilir. Ya da gezilmeyebilir çünkü aslına bakarsanız bu zamanların o zamanlardan pek de farkı yok.

Museo Nacional de la Lucha Contra Bandidos: Bu müzede devrimde kullanılan tekne ve kamyon haricinde bölgesel devrimle ilgili bilgi ve belgeler var. Ayrıca San Francisco de Asis manastırı ile bütünleşmiş olan bu yapıdaki çanların yer aldığı kuleye çıkarsanız (yani çıkın mutlaka) Trinidad yukarıdan izlenebiliyor.

Calle Francisco Javier Zerquera (Rosario) : Trinidad’ın en hareketli caddesi burası. Hediyelik eşya bakmak için ideal aynı zamanda.

Ancon Plajı: Küba’da denize girilebilecek yerlerden biri. Şehre 12 km. uzaklıkta ve ulaşması kolay. Biz de burada girdik. Oralara kadar gitmişken Karayiplerde denize girmeden dönmek olmaz. Ha, derseniz ne farkı var ki bizim denizlerden, deniz denizdir yani niye girelim? Ben de derim ki valla haklısınız. Ama işte Karayipler’de denize girdim duygusu var ya işte. Yapmak lazım ama bana güvenin iyi geliyor. Gezinin içinde rahatlatan bir mola fırsatı bu. Plajdaki büfelerden dilediğiniz bir kokteyli (örneğin pina colada) hazırlatıp biraz deniz, biraz kum ve güneşin keyfi fena olmuyor. Orada geçirilecek birkaç saat güzel anılar bırakıyor geride. Ha ayrıca plajda biraz yürüyüş yaparsanız – ve tabi taşımaya üşenmeyecekseniz – harika deniz kabukları bulabiliyorsunuz.

Trinidad’da iki gece kaldıktan sonra yine otobüsle Santa Clara’ya geçtik. Bu kısa bir yolculuktu. Orada gece kalmayacağız. Akşama kadar gezip gece yolculuğu ile (zor ve yorucu bir yolculukla) son durağımıza Santiago de Cuba’ya geçeceğiz. Santa Clara’da bizi Che Guavera bekliyor. Heyecanlıyız. Bir sonraki yazımızda genişçe ondan bahsedeceğiz. Bölüm başlığımız: “Se realista y pide lo imposible!” Gerçekçi ol imkansızı iste… Görüşmek dileğiyle.

DEVRİMİN KALBİNDE DOKUZ GÜN – 7

Küba Gezi Notları : “Se realista y pide lo imposible!”
Gerçekçi ol imkansızı iste.

Trinidad’dan yine otobüsle, kısa bir yolculukla geldik Santa Clara’ya. Valizleri otogarda emanete bıraktık ve başladık yürümeye. Burası da yürüyerek dolaşılabiliyor. Santa Clara; Che Guavera ile özdeşlemiş bir şehir. Neden peki? Aslında burada doğmamış, burada hiç yaşamamış, hatta buradan binlerce kilometre uzaklıkta Bolivya dağlarında, Bolivyalı askerler ve CIA tarafından öldürülmüş ama yine de Küba’nın Santa Clara şehri onunla birlikte anılır. Bunun sebebi ise devrimin son noktasını koyan Tren Blindado olayının bu şehirde gerçekleşmesi ve başrolünde de Che’nin olması. Ona geleceğiz ama önce şu isim konusunu netleştirelim.

Onun ismini doğru telaffuz etmek Kübalılar için önemli. Aslında basit adını zaten otomatik “Çe” şeklinde söylüyoruz bunda sorun yok. Soyadı da basit yazıldığı gibi ama (U) harfini atlayarak, o yokmuş gibi söylüyorsunuz: Gavera. Aslında ismi Ernesto. Che onun lakabı ve çok sonradan kullanılmaya başlanmış. Kübalı devrimcilerle bir araya geldikten sonra konuşurken kelimelerinin arasında sürekli “Che” demesi dikkatlerini çekmiş. Bu; hey dostum, arkadaşım gibi bir şey. Meksikalıların “Hombre / adam” kelimesi gibi. Bu kelimeyi telaffuzu o kadar hoşlarına gitmiş ki ona “Che” diye hitap etmeye başlamışlar ve öyle de kalmış.

Che Guavera’nın aslında Arjantin’li bir doktor olduğunu ama içindeki devrimci ruhun peşine düşüp Latin Amerika ülkelerini dolaşırken Meksika’da Fidel ile karşılaştıktan sonra Küba’daki Batista’yı devirme mücadelesinde onun yanında yer aldığını daha önce yazmıştım. Bu mücadele sırasında verdiği destek ve gösterdiği cesaret nedeniyle artık ona Comandante sıfatı yakıştırılmış. Bu kısım bilinir. Mücadelenin bitişine ve bahsi geçen olaya gelelim şimdi:

Fidel Castro ve ona bağlı gerillaları, Meksika’dan gelip Küba’ya çıkarma yaptıktan sonra Sierra Maestra dağlarında ikiye ayrılır. Fidel Castro ve kardeşi Raul Castro (şu andaki Küba devlet başkanı) adanın doğu tarafını, özellikle Santiago de Cuba ve çevresini özgürleştirmekle uğraşırken, Che Guevara ve Camilo Cienfuegos, adanın orta ve batı taraflarını özgürleştirmekle görevlendirilir. Başarılı birkaç muharebeden sonra Che Guevara ve gerillaları adanın ortasında, Havana’ya 5 saatlik bir mesafede bulunan Santa Clara şehrini kuşatır. Batista artık gerillalara son darbeyi vurma kararı alır. Yolladığı uçaklarla Santa Clara çevresini bombalatır, bir yandan da gerillalarla çarpışmak için yapılmış, 22 vagonlu zırhlı bir tren hazırlatır ve Santa Clara’ya, orayı temizledikten sonra da adanın doğusuna gitmek üzere yollar. Tren, makineli tüfekler, uçaksavar silahlar, çok büyük miktarda savaş teçhizatı ve cephane ile donatılmıştır. Trende ayrıca 408 asker ve subaydan oluşan bir mürettebat bulunur. Trenin geleceğini haber alan Che Guevara şehirdeki tarım fakültesinden aldığı buldozerle rayları bozar. Santa Clara’ya gelen tren raylardan çıkarak devrilir, içindeki askerler ne olduğunu anlamadan esir alınırlar, bazıları da gerillalara katılır, aynı zamanda bütün teçhizat ele geçirilir. Bu başarı, gerillaların radyosuyla bütün Küba’ya duyurulur. Batista haberi aldıktan sonra artık tüm gücü kaybettiğini düşünerek 12 saat içinde Küba’dan kaçar ve devrim gerçekleşir. İşte bu olayın olduğu yer Santa Clara’daki önemli gezi mekanlarından biri şu anda. Açık müze şeklinde sergilenen Tren Blindado’ya ait 4 vagon ve buldozer burada duruyor. Vagonların içinde silahlar, askerlerin günlük hayatlarında kullandıkları malzemeler sergileniyor, müzenin en sonunda bulunan vagonda ise Santa Clara okullarındaki öğrencilerin resmettiği Che Guevara portreleri var.

Açık müze şeklinde sergilenen Tren Blindado’dan (Fotoğraf ÇE)

Buraya göz attıktan sonra anıt mezar ve müzenin olduğu alana geldik. Bu kısma biraz fazla zaman ayrılmalı. Özellikle müze duygusal izler bırakıyor. Che Guevara Bolivya’da öldürüldükten sonra naaşını (elleri olmayan cesedinden kalan kemikleri) Küba’ya getirtmek için yıllarca uğraşan Fidel Castro, bunu 1997’de gerçekleştirmiş ve devrimin gerçekleşmesini sağlayan üstün başarısından dolayı bu şehirde defnedilmesini uygun görmüş.

Oldukça geniş bir alan burası. Meydanın iki yanına Che’nin doğum tarihi olan 14 Haziran 1928’i temsilen14’er tane palmiye dikilmiş. Uzaklardan görülebilen yüksek bir kaide üzerinde konmuş 7 metrelik bronz bir heykeli var Guavera’nın. Kübalı heykeltıraş Jose De Larra yapmış. Kolu yaralı olduğu için sarılı. Birkaç gün önceki çatışmada düşüp kolunu kıran Che Santa Clara’ya girdiğinde kolu alçıdaymış. Heykelde bu gösteriliyor kol alçılı ama kol askısı boyunda serbest halde duruyor. Onun kişiliğinin önemli bir özelliğini (Kendisine karşı bile isyankar olmak) simgeliyormuş bu. Sağ elinde silah tutuyor. Heykelin yanlarında kabartma resimler, bir yanında ailesine bir yanında Fidel’e yazdığı mektuplar var. Şunlar yazıyor mektuplarda:

Che’nin Anıt Mezarı (Fotoğraf ÇE)

Jose De Larra’nın Che Heykeli (Fotoğraf ÇE)

Che’nin Fidel’e veda mektubu:

Fidel,
Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazı çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkân vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi. Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu, benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı, halkımın devrimci ruhunu, görevlerin en kutsalı olan nerde olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.

Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım, örneğin için sana teşekkür ettiğimi, Devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi, sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı, çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı, aksine sevindiğimi, onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.

Her zaman, zafere kadar!

Ernesto

Che’nin çocuklarına veda mektubu:

Sevgili Hildacık, Aleidacık, Camilo, Celia ve Ernesto,
Eğer bu mektubu okumanız gerekirse bu, sizlerin arasında olmadığımdan olacaktır. Beni zar zor hatırlayacaksınız, en küçükleriniz ise hiç hatırlamayacaktır. Babanız düşündüğü gibi hareket eden bir adamdı ve kesinlikle inançlarına bağlıydı.

İyi bir devrimci olarak yetişin. Doğaya egemen olmayı olanaklı kılan tekniğe egemen olmak için çok çalışın. Devrimin önemli olduğunu ve bizlerin yalnız başımıza hiçbir değerimizin olmadığını hatırda tutun. Her şeyden önce de dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir kişiye karşı yapılan herhangi bir haksızlığı daima yüreğinizin en derin yerinde hissedebilin. Bu, bir devrimcinin en güzel niteliğidir. Sizi ufaklıkları, hep görmeyi umuyor ve kocaman kucaklıyorum.

Babanız

Heykelin altında da Bolivya da Amerikancı birliklerin öldürdüğü Che ve 38 arkadaşının mezarları var. İçlerinden birisi kadın. Buraya ve müzeye girerken üstünüzde, elinizde herhangi bir çanta taşımıyor fotoğraf çekemiyorsunuz. Odanın bir köşesinde sürekli yanan bir meşale var. Her bir mezar kare şeklinde ve üzerinde mezar sahibinin kabartma portresi var. Ve her birinin yanında bir kırmızı karanfil. Her sabah bir okuldan bir öğrenci gelip hepsine bu kırmızı karanfili yerleştirirmiş. Doğum günü olanlara ise beyaz karanfil. Che’nin mezarı ortada ve tek başına duruyor, diğerlerinden farklı olarak üstüne düşürülmüş gün ışığı renginde bir yıldız var. Bu odanın karşı tarafı ise müze. Hayatından kesitler halinde, diplomaları, fotoğrafları, günlüğü, çantasından çıkan şeyler, silahları, devrimden sonra Küba hükümeti adına yaptığı çalışmaları anlatan yazılar vb. var. Eğer Che Guavera sizin için özel bir anlam ifade ediyor ise mezarların olduğu bölüm ve müzeyi gezmek sizi duygusal olarak çok etkileyecektir. Bu nev-i şahsına münhasır dünyaca ünlü karakteri layıkıyla tanıyabilmek ve empati yapabilmek için Santa Clara’da bu bölgeyi mutlaka gezmek lazım. Ama durun bitmedi daha. Hayatımda gördüğüm en etkileyici heykellerden biri olan bir heykeli daha var Che’nin. Onu da ziyaret ediyoruz.

Çok yakın zaten. Az daha yürüyün ve Comite Provincial binasının önünde duran, muhteşem bir işçilikle yapılmış bu heykeli sakın es geçmeyin. Normal boyutlarda tek bir heykel gibi duruyor ama üzerinde Che’nin hayatını ve devrimi betimleten pek çok farklı minik heykelcikler var. Bunların bazılarını tahmin ettik ama bazılarını anlayamadık. Bilen birinin anlatması iyi olurdu. Küba’nın koruyucu azizesi olan El Cobre azizesi sarı bir elbise giyer ve kollarında bir çocuk taşır şeklinde tasvir edilir. Bu heykelde de Che kolunda bir çocuk tutuyor. Santa Clara halkı onu bir aziz gibi görüyor olmalı. Nitekim sabahları işlerine giderken yolu bu heykelin önünden geçenlerin ellerini, ileriye uzanmış ayağına ve eline sürmeleri nedeniyle heykelin buraları sararmaya başlamış. Bu heykelle ilgili bir ayrıntıyı da bana bir yıl önce Küba’ya giden bir arkadaşım söyledi. Castro Che’nin bronz heykelleri için halktan yardım istemiş. Halk ellerindeki bronz eşyaları heykelin yapımında kullanılması için bağışlamışlar. Tüm bunlar heykele duyduğunuz hayranlığı artırıyor. Tabi Che’ye de.

Hayatı sömürü, adaletsizlik, eşitsizlik ve yoksullukla mücadele içinde geçen, Fidel Castro’yla birlikte bugünün Küba’sını kuran, insani değerleriyle dünya barışını taçlandıran, cesareti, bilgeliği ile örnek olmuş bu nadide kişilik hiç kuşkusuz dünya tarihinin en önemli kişilerinden biri. “Gerçekçi Ol İmkansızı İste” sözüyle de zihinlerde yer eden Che’yi ünlü yazar ve 1968 hareketlerinin önde gelen isimlerinden Jean-Paul Sartre, “Çağımızın en olgun insanı” olarak tanımlamış. Santa Clara onu daha iyi tanıdığımız ve sevdiğimiz yer oldu.

Bu mekanlardan sonra biraz dolaştık kenti. İnsanları gözlemledik. Güzel bir restoranda yenen yemek sonrası da yola çıkmak üzere otogara doğru yürümeye başladık.

Otobüsümüz 19:30’da ama bizim 18:00’de check-in yaptırmak için orada bulunmamız gerekiyor. Küba’da otobüsler için de check-in gerekiyormuş. Bu gece otobüste geçecek. On iki saatlik yorucu bir yolculuk. Ertesi sabah son durağımız Santiago de Cuba’da olacağız. Bir sonraki yazıda da orayı anlatacağım. Santa Clara nasıl Che’nin kenti ise Santiago’da Castro’nun kenti. Mezarı da orada. Yazı başlığımız bu kez tek kelime: Fidel

DEVRİMİN KALBİNDE DOKUZ GÜN – 8

Küba Gezi Notları : FIDEL

Uzun, yorucu ve sıkıcı bir otobüs yolculuğundan sonra sabah vakitlerinde geldik Santiago’ya… Yani Santiago de Cuba’ya… Santiago aziz anlamına geliyor yaygın kullanılan bir isim. En bilineni Şili’deki çünkü oranın başkenti. Onun da adı aslında Santiago de Chile’dir… Yani Küba’nın Santiago’su, Şili’nin Santiago’su gibi. Başka yerlerde de var. 500.000 yakın nüfusuyla Küba’nın ikinci büyük kenti ve eski başkenti ayrıca devrimin başkenti de burası diyebiliriz çünkü Küba devrimi ve 1895-1898 yılları arasında yaşanan Küba Bağımsızlık Savaşı buradan başladı. Buranın yerlileri, Santiago es Santiago! (Santiago, Santiago’dur!) diyerek yaşadıkları şehrin farkını ve Santiagolu olmaktan duydukları gururu ifade ederlermiş. Kültür ve sanat’ın da en yaygın olduğu yerlerden biri burası o nedenle Kültür Başkenti olarak da tanınıyor.

Santiago de Cuba

Santiago’yu anlatacağım ama önce geçen yazıda belirttiğim gibi otobüs yolculuğundan biraz bahsedeyim. Yazmıştım Küba’da Viazul ve Omnibus Nationales isimlerinde sadece iki otobüs şirketi var. İkinciyi sanırım sadece yerel halk kullanıyormuş. Turistlerin de kullandığı büyük şirket Viazul. Biletlerini gelmeden önce internetten alabiliyorsunuz ama Küba’da buna pek güvenmemek gerekiyor, bu nedenle bir-iki saat önceden geliyor, check-in yapıyorsunuz. Üstünde koltuk no yazan bir kağıt veriliyor ama bu göstermelik boş bulduğunuz bir yere oturuyorsunuz. Gece yolculuğu yaptık ve çok üşüdük. Otobüste klimayı çok açıyor şoförler. Bir durakta bunu söylediğimizde şoförün el işaretleriyle tarif ederek “Soğuk hava gözlerim için cam sileceği gibi aksi takdirde uyurum” demesi komikti. Yedek şoför bizdeki gibi otobüsün altında bir yerde yatmıyor. Kuruldu üç numaralı koltuğa battaniyesini de örttü orada uyudu. Otobüsün yolcu almak için durduğu otogar benzeri yerler birbirine benziyor. İçinde banklar olan kocaman bir salon. Bilet alınan ufak bir yer, çay-kahve satılan ufak bir yer ve hiç biri temiz olmayan ama hepsi ücretli bir tuvalet. Otobüsün durduğu her yerde aşağı indim insanları gözlemledim. Minik dokunuşlarla düzeltilerek yaşanmayabilecek sıkıntılara karşı gösterilen kayıtsızlığın yansımalarını gördüm hep insanların yüzünde. İşte o minik dokunuşları hayata geçirecek ivmenin eksikliği var bu ülkede. Neyse bu mevzu konuyu dağıtır hadi Santiago’yu gezelim… Dilerseniz yazıyı Loreene Mckennitt’in Santiago isimli şarkısını dinleyerek okuyabilrsiniz:

Ülkenin en doğusundaki bu kentten doğuyor güneş Küba’nın üstüne. Burada iki isim daha ekleniyor bugüne kadar telaffuz edilip duranlara: Maximo Gomez ve Antonio Maceo. 1895 yılında İspanya’ya karşı Doğu Küba’da yürütülen kurtuluş savaşının kahramanlarından. İkisi de farklı yerlerde karşınıza çıkıyorlar. Santiago de Cuba’yı tarihsel açıdan önemli kılan bir diğer tarih ise 26 Temmuz. Batista rejiminin yıkılması ve Fidel Castro önderliğinde yeni bir Küba hükümetinin kurulması süreci, 26 Temmuz 1953 tarihinde Santiago de Cuba’da bulunan Moncada Kışlası’na yapılan baskın ile başlıyor ve yine Santiago de Cuba’nın ilk ele geçirilen şehirlerden biri olmasıyla son buluyor. Castro devrimin zaferini 1 Ocak 1959 tarihinde bu kentin ana meydanında duyurmuş halka.

Tur şirketleri Santiago’yu genellikle programa koymazlar. Uzaklığı nedeniyle ilave uçuş gerektirdiği için olabilir bilmiyorum ama bu nedenle daha az turistik ve haliyle daha ekonomik bir şehir. Grubun kadınlarının gezi boyunca söyleyip durdukları Küba’nın meşhur yüz kremi Alicia’yı almak için buraya gelmeyi bekledik. İki gün ayırdık Santiago’ya ve gidemediğimiz yerler oldu. Dolu bir kent. Doğal güzellik açısından da harika. Hareketli sokaklarla dolu, her yerden müzik sesleri gelen, yolları denize çıkan çok güzel bir şehir. Salsa dansının çıkış yeri de burası.

Dolaşmaya başlayalım:

Eski şehir bölümü şehrin en önemli kısmı. Buradaki Cespedes parkı çok hareketli. Etrafında da önemli yapılar var. Nuestra Senora de la Asuncion katedrali çok güzel mesela. Castro devrimi açıklayan ünlü konuşmasını yine burada bulunan belediye binasının balkonundan yapmış. Meydanın batısında Casa de Diego Velazquez binası adanın en eski evlerinden birisi. İçindeki müze gezmeye değer. Santiago’da on beş müze varmış.

Meydanın doğusu yönünde Calle Heredia denen yer şehrin kültür ve turizm merkezi konumunda.

Duvarlarında hala büyük mermi deliklerinin bulunduğu sarı renkli Moncada Kışlası, bugün devrim tarihinin ayrıntılı olarak anlatıldığı bir müze ve okul olarak kullanılıyor.

Emilio Bacardi Müzesi. Burada kostümlerden savaş aletlerine, gazete basım makinelerinden mumyalara; Küba tarihine dair farklı eser ve objeler sergileniyor.

Museo del Carnaval Artex müzesi: Santiago karnavalına ait fotoğraf ve nesneler var.
Avenida Jose A.Saco bölgesi: şehrin en önemli alışveriş caddesi. Cadde 1950’li yıllardan bu yana, hareketli imiş bir açıdan Santiago’nun İstiklal Caddesi.

Padre Pico Merdivenleri: 52 basamaktan oluşan bu merdivenler 1899 yılında, Belediye Başkanı Emilio Bacardi tarafından yaptırılmış. Bu merdivenlerin ismi, şehirde, fakirlere yardım eden bir rahibin adından geliyor. Castro, devrimci mücadelesinde, bu merdivenlerin bulunduğu bölgede, Batista hükümeti güçlerini, yoğun ateşe tutmuş ve mağlup etmiş. O açıdan da önemi var. Günümüzde, merdivenlerin bulunduğu bu bölgede, şehirliler, çeşitli oyunlar oynamak üzere oturuyorlarmış. Merdivenleri çıktığımızda hemen karşıda bir müze daha çıkıyor önümüze.

Padre Pico Merdivenleri

Museo de la Lucha Clandestina: Bu müze, şehrin sömürge döneminden kalma en güzel evlerden birinde kurulmuş. Balkonundan Santiago manzarası harika. Buranın hemen yakınında Castro’nun öğrenciyken kaldığı ev var ve burası da gezilebiliyor.

Müzenin pek fazla uzağında olmayan bölgede: Casa de las Tradiciones isimli bir kültür merkezi bulunuyor. Burada, insanlar canlı müzik eşliğinde dans ederek eğlenebiliyorlar.

Padre Pico merdivenlerinin batı bölümünde tren istasyonunun güneyinde “Cesar Escalante Puro Fabrikası” bulunuyor. Bu puro fabrikasına da uğranabilir. Küba’nın en eski “Rom” fabrikası ise, Ron Caney ismiyle, burada bulunuyor. Fabrika: 1838 yılında kurulmuş. Günümüzde, bu fabrikada paketlenen rom şişeleri, Santiago de Cuba etiketiyle etiketlenerek satışa sunuluyormuş.

Bazı yerler ise şehir merkezine biraz uzak ama görülmeye değer…

Plaza de la Revolucion: Moncada bölgesinin kuzeyinde, açık bir meydan. Bu meydanda bağımsızlık savaşı kahramanlarından Antonio Maceo’yu, şaha kalkmış bir at üzerinde betimleyen bir anıt var.

Cementerio Santa ifigenia: Birçok Kübalı devrim kahramanının yattığı mezarlık. Bunların en ünlüleri ise: Jose Marti. Onun mezarı da burada. Martinin mezarı üzerine, gün boyunca güneş ışınları düşmesi için, mezar yapısı, sekizgen şekilde tasarlanmış. Talebi üzere 25 Kasım 2016 tarihinde hayatını kaybeden Castro’da buraya defnedilmiş. Biz buraya bici taksi denen bisiklet taksilerle gidip geldik. Gezi bitene kadar bekliyorlar sizi. Gerçekten etkileyici bir yer. Castro mütevazi bir lider. Heykelinin dikilmesini, herhangi bir yere adının verilmesini istememiş. Çok fazla heykel gördük gerçekten ama Fidel’e ait bir şey yok. Mezarı da buna uygun olarak o kadar sade ki. Kocaman doğal bir kayayı oturtmuşlar oraya. Üstünde tek bir kelime: FIDEL Burada kaldığımız sürenin içinde nöbet bekleyen genç askerlerin nöbet değişim törenine denk geldik. Onu izlemek de çok güzeldi.

Jose Marti’nin Mezarı

Fidel’in Mezarı (Fotoğraf Deniz Kasar)

Castillo del morro-san pedro de la roca : (Morro Kalesi) Burası şehir merkezinden 7 km. uzakta. Biz buraya ikinci gün eşyalarımızı yanımıza alarak taksilerle gittik. Gün sonunda aynı taksiler bizi havaalanına götürdü. 1639 yılında, yörede ilk kale kurulması için çalışmalara başlanmış. 18’nci yüzyıl Küba’da, askeri kalelerin altın çağı olarak adlandırılan bir dönem. Bu dönemde mevcut kaleler onarılmış ve stratejik bölgelere, ilave kaleler yapılmıştır. Bu görülen kale de, yine aynı dönemde, Santiago şehrinin limanını korumak için büyük bir kayalık tepe üzerine yapılmış. İspanyol-Amerikan askeri mimarisinin en eksiksiz ve en iyi korunmuş örneklerinden biri. Bulunduğu bölgeden Santiago limanının ağzı görünüyor. Manzara etkileyici. Mekan Unesco kültür mirasına alınmış.

Cayo Granma adası: Kaleden görülen bu adaya da feribotla gidilip bir tur atılarak gelinebilir. Bence görmeye değer. Ada halkını gözlemlemek ve doğal güzellik hoş duygular bırakıyor. Bir arkadaşımızın adayı gezerken düşme olayı da yaşanmasa daha güzel olacaktı. Üzüldük biraz ama neyse ki ucuz atlatıldı.

Ada gezisinden sonra artık iyice acıkmış olduğumuz için yemek molası verdik güzel bir restoranda. Sonra taksilerimiz bizi Havaalanına bıraktı. İç hat uçuşuyla Havana’ya geçeceğiz. Santiago havaalanı ufacık. Kasvetli. Hava sadece biraz kapalı ama onu bahane ederek uçak geç geldi. Ana salondan uçağa bineceğimiz salona geçmek bir macera. Kapalı bir bölmede oturan yaşlı bir kadın çalışan var. Önünde uçağın koltukları işaretli bir şema. Biletinizdeki koltuk numarasına o şemaya çarpı atıyor. Bunu çok gördük; Küba’da elle kayıt hala çok yaygın. Bilgisayar kullanımı sınırlı. Neyse geç de olsa uçağa binebildik. Uçakta çay ya da kahve ikramı oldu. İki erkek kabin görevlisi vardı. Servis masasını uçağın ortasına getirip sabitlediler. Kim ne istiyorsa oradan alıp yolcuya götürerek yaptılar servisleri. Ama niye böyle? Ne bileyim burası Küba. Bu servis bana Temel’in yol çizgisi fıkrasını hatırlattı: Eskiden bu yollardaki çizgiler elle çiziliyormuş Temel’de bu işe girmiş. Vermişler eline bir kova boya bir de fırça hadi görelim seni demişler. İyi başlamış. İlk gün neredeyse 10 km. çizmiş. Ama sonra düşmeye başlamış: 8, 6. 3 böyle böyle 100 – 200 metrelere kadar düşünce sormuş amiri. Performansın bu kadar çabuk niye düştü? Temel’in cevabı: Boya kutusundan gittikçe uzaklaşıyorum.

Neyse kahvemizi, suyumuzu içtik geldik bir kere daha Havana’ya. Burada bir gece daha geçirdikten sonra ertesi gün akşam dönüş yolculuğuna başlayacağız.

Havana’yı ilk başta anlattığım için aslında notlarımızın gezi kısmı bitti ama bir yazı daha var. Küba halkının sosyal yaşamına dair bilgiler ile gitmeyi düşünenler için ipuçları, önemli hatırlatmalar filan yer alacak yazıda. Biraz teknik bilgi, biraz edebiyat, biraz felsefe, biraz dedikodu ile notlarımızı bağlayacağız. Tabi yine güzel fotoğraflar eşliğinde. Yazımızın başlığı: Adios Küba

DEVRİMİN KALBİNDE DOKUZ GÜN – 9 ve SON

Küba Gezi Notları : Adios Küba…

Geldik son yazıya… Bu en zoru. Bakalım altından kalkabilecek miyim? Uzaktan ahkam kesmek o kadar kolay ki… Küba’ya gidip biraz izlediğinizde sandığınız gibi olmadığını gördüğünüz o kadar çok şey olunca dramatik bir ezber bozulması durumu yaşıyorsunuz ve bir karar vermeniz gerekiyor: Görmezden mi gelsem? Çok güzel şeylerdi nasıl vazgeçerim. Hem kim nerden bilecek ki ben devam edeyim edebiyat yapmaya. Zor tabi bunu yapmak bile bile. Notlarda şimdiye kadar elimden geldiğince objektif olmaya çalıştım bu çizgiyi sizlere Küba’yı ve Küba halkını anlatacağım bu son yazıda da bozmamalıyım…

Hadi bakalım başlayalım:

Dakka bir gol bir: Castro’yu sevmiyorlar. Evet biz de şaşırdık. Onu fazla idealist ve hayalci buluyorlar. Raul mu, Castro mu diye sorduğunuzda düşünmeden Raul cevabı alıyorsunuz biraz serbestlik yanlısı olduğu için. Yani kısaca Küba değişiyor. Çok basit bir örnek: Küba’da hiç dilenci görmedik diyen arkadaşlarım vardı çok önce gidenlerden… Buna inanıyorum doğrudur ama biz çok gördük elini ağzına götürerek para isteyen. Niye böyle? Her şeyin başı ekonomi, her şey kişisel, temel ihtiyaçlara dayanıyor. Ne yapsanız olmuyor, önce karnı doyacak insanların. Biraz geçmişe göz atalım sonra bugünkü durumla devam edeceğiz.

Başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalist devletlerle sıkı bir ekonomik bağı olan ve dış ticaretinin yüzde 85’ini bu ülkelerle gerçekleştiren Küba 1989 yılından itibaren sosyalist bloğun yıkılması, Sovyetlerin dağılmasıyla çok ciddi bir ekonomik krizin içinde bulmuş kendini. Ambargo zaten başa bela bir de bu üstüne tuz biber ekmiş. Yaşam standartları birden düşüşe geçmiş. Traktörlere mazot, yedek parça bulunamadığı için kara sabana geri dönülen, ulaşım için bisiklete muhtaç olunan, ciddi gıda sıkıntısı yaşanan, vitamin eksikliği yüzünden nöropati salgınlarının çıktığı, sağlık göstergelerinin birden bozulduğu bu dönemi atlatabilmek için katı ekonomik tedbirler almış yönetim. Özel dönem diyorlar bu döneme. Bunlara bir de Amerikanın – fırsat bu fırsat – diyerek sosyalist yönetimi yıkmak için değişik yollarla saldırganlığı eklenmiş. 1992 yılında yürürlüğe giren ve ablukayı bir adım öne götürüp ABD başkanına Küba ile ticari ilişkileri olan ülkelere ekonomik yaptırım uygulama yetkisi veren Toricelli kanunu bunun bir örneği. Ama işte işe yaramamış ve Küba yönetimi halkın da desteği ile bu özel dönemi atlatmış, 1994 yılından itibaren ekonomisi yeniden ivme kazanmaya başlamış. Halkın desteği çok önemli ama nereye kadar gidebilir çünkü dünya değişiyor globalleşiyor ve insanlar dünyada ne oluyor bitiyor öğrenmeye başlıyorlar. Ekonomiye ek kaynaklar bulmak lazım. Ambargo ekonomiyi ciddi etkiliyor doğru ama hep bunu bahane etmekle de olmaz. Ne yapmalı ne etmeli derken turizm diye bir şeyi keşfetmiş Küba. Bir bakmışlar ki “devrim” kelimesi çok romantik ve bu kelimenin büyüsünden etkilenen çok fazla insan var dünyada. Zaten kapitalizm sağladığı kolaylıklar yanında insanlar arasında mutsuzluk kaynağı da oluyor çünkü çok fazla eşitsizlik yaratıyor.

Dolayısıyla insanlar merak ediyor. Bu sorunların yaşanmadığı, herkesin birbirine eşit olduğu, “devrim”i hayallerde kalan romantik bir kelime olarak bırakmayıp hayata geçirmiş ve bir de bu Amerika denen bela ülkeye kafa tutmuş Küba diye bir yer varmış. Hele bi gidip görsek…

Turizm harika bir kaynak. Bu kaynağı layıkıyla kullanmak, dolarizasyon riskinden korumak için bir de ikili para sistemi gibi zeki bir hamle yapmışlar. (Bunu ayrıntılı anlatmıştım bir yazıda)… Turizm birden ülke için çok önemli bir gelir kaynağı oluvermiş ama… İşte bu “ama” çok önemli çünkü turizm insanların gözünü açmaya başlamış. En basitinden; bu tür rejimlerde en önemlisi halkın dış dünya ile iletişimini mümkün olduğunca azaltmaya meyledilir. İnternet yasaklanır falan ama turizm başladıktan sonra interneti yasaklamak imkansız hale gelmiş. Şimdi kısıtlı da olsa kullanılıyor. İster istemez kullanılmak zorunda zaten.

Şimdi günümüze geliyoruz.. Halkın nasıl yaşadığına göz atalım.

Küba’da eğitim, sağlık ücretsiz ve kalitesi de standartların üstünde bu belli. Diğer temel ihtiyaçlar da (barınma, elektrik-su-doğalgaz, yiyecek) ya bedava ya çok çok ucuz fiyatlarda. Temel gıdalar karne ile dağıtılıyor. Okuduğum bir kaynakta bazı temel gıdaların fiyatları vardı: Örneğin 1 lt. süt (7 yaş altı çocukların günde bir litre süt hakkı varmış) 4 kuruşa geliyor TL olarak. Bizde 3.5 – 4 TL. bu durumda bizim 1 Lt. süt parasına Küba’da neredeyse 100 lt. süt alabiliyorsunuz. Maaşları duyunca şaşırıyorsunuz ama o maaşa alınabilecek gıda bazında değerlendirsek belki fark kalmayacak. Fiyatlar böyle ama almak kolay değil. Her yerde gıda dağıtılan kuyruklar gördük. Bir yerde ekmek, bir yerde pirinç, bir yerde et filan… Her şey faklı yerlerde. Halkın temel ihtiyacının üçte bir ya da yarısı karşılanıyor devletten.. Kalan kısım için bir bakkal tarzı satış yerleri var (Bogeda) oradan alabiliyorsunuz paranızla. Yine çok pahalı değil ama karne ile aldığınızdan fazla. Daha büyük ve daha çok çeşit olan satış yerleri de var ki (Mercado) buralardan turistler de alışveriş yapabiliyor ancak halkın bunlardan alışveriş yapabilmesi zor. Temel gıdalar tamam ama ya diğer ihtiyaçlar: Temizlik malzemeleri, kıyafetler filan… Devletin bu konularda da katkısı var ama ambargo nedeniyle bazen bulunması sıkıntı. Çocuklu aileler için yılda üç adet oyuncak hakkı varmış mesela. Onu bile ihmal etmemişler düşünün. Uzun uzun anlatmayayım sanırım kabaca anlaşıldı. Şimdi efendim tüm bunlar gerçekten güzel. Ama şu soruyu sorduk kendimize: Devlet karşılıyor ama elimizde karne ile kuyruğa girerek ihtiyaçlarımızı temin etmek ister miyiz. Küba’da hiç evsiz olmadığı söyleniyor. Ama kimsenin ikinci bir evi olmadığı da. İkinci ev olmaması önemli değil ama yaşanılan evleri gördük. Gerçekten herkes kapı baca açık oturuyor, ev ortamını gördüğümüz çok oldu. Birkaç ailenin bir eve sıkıştığı durumlar da varmış. Evlerin çoğu dökülüyor, bakımsız, yaşam standardı düşük. Yine sormak lazım siz bu evlerde oturur musunuz?

Bogeda

Küba’da insanların mutlu olduğu yazılır, söylenir. Bunun aksi bir durum görmedik, öyle görünüyor. Temel ihtiyaçların karşılanması ve gelecek endişesi olmaması buna bir sebep ama sanırım asıl sebep insanlar arasında ayrım olmaması. Fakirlik varsa da herkes fakir. Eğitim ve sağlığın ücretsiz olması halk için; gelenlere anlatarak övündükleri bir ayrıcalık durumunda. Birkaç kişiden bunları duyduk. Ülkede güvenlik problemi yok gibi. Bu hep söylenirdi öyle de görünüyor. Başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz şeyler var Küba’da. Mesela siz hiç otostop polisi diye bir şey duydunuz mu? Yol kenarlarında çokça görüyorduk zaten çok fazla otostop yapanlar var. Siz mesela arabanızla gidiyorsunuz ve arabada boş yer var. Otostop yapan birini görürseniz almanız gerekiyor. İnsanların sıklıkla otostop yaptıkları noktalarda polis varmış. Almazsanız cezası var. Bir gezgin notunda okumuştum gözlemini aktarıyor. Restoranda bir turist kadın gelen siparişiyle ilgili garsona gereğinden fazla aşağılar tarzda şikayetlerde bulunmuş terslemiş filan. Garson cevap vermemiş onun yerine önlerindeki tabakları, yemekleri, ve diğer servis aparatlarını toplamış. Buradan gidin anlamında. Başka bir yerde bir garsonun bunu yapabileceğini düşünür müsünüz? Garson olabilir ama sizden farkı yok kimse onu aşağılayamaz. İşte bu duygu durumu çok harika. İmrenmemek elde değil.

Biraz dağınık anlatıyorum ama toparlanacak sonra. İnsanlar nasıl geçiniyor? Kendi mesleğimden örnek vereyim doktor maaşı 50 CUC (Euro) azami. 250 TL. diyelim hadi. Havana’da iki kişi lüks sayılabilecek bir restorana gitseniz bu paraya bir akşam yemeği yiyebilirsiniz. Bu durumda geçinmek ya da hayat kalitesini yükseltmek isteyen herkes ek iş yapıyor. Mesaiden sonra taksicilik yapan doktorlar çokmuş mesela. Normal bu çünkü iki kere havaalanına yolcu götürseniz bir maaş kadar para geliyor. Turizm dolayısıyla, halk için de önemli bir gelir kaynağı haline dönüşmüş, herkes ucundan kıyısından bu sektöre bulaşma derdinde.

Bu durumun şöyle bir riski var ki bu çelişki nasıl çözülecek bilemiyorum. Küba’nın en büyük mottosu eşitlik. Herkesin eşit olduğu bir dünya. Ne güzel bir hayal ama görünen o ki hayal olarak kalacak. Turizm insanlar arasında bir gelir adaletsizliği yaratmaya doğru gidiyor. Sektöre çok bulaşanlar daha çok kazanacak ve zenginleşecek. Devlet dengeyi sağlamak için ne yapacak? Kazancın fazlasını elinden alsa turizm sektörü zarar görebilir ki bu da ülke ekonomisine zarar. Bu duruma karışmasa ve böyle gitse ülkenin temel direkleri çatırdamaya başlayacak. Hani sosyalizm vardı, hani herkes eşitti? Böyle böyle ne olacak? Kapitalizme doğru kayma olursa “devrim yapılmış tamam ama bakın başarılı olamamış işte” demeyecek mi insanlar. O zaman yine gelirler mi peki? Hangi gerekçeyle gelecekler. Devrim nostaljisi yapmaya mı?

Raul Castro bu sene görevi bırakıyormuş. Umarım ülkenin başına artık 70’lik adamlardan biri değil de genç, dinamik, akıllı bir yönetici gelir ve bu kördüğümü, paradoksu çözebilirler. İlk yazıda bir cümle kullanmıştım: “Küba’ya on soruyla gittim yirmi soruyla geri döndüm” diye… İşte anlatmak istediğim buydu. Gezerken kafamın içinde sürekli bunun gibi düşünceler döndü durdu.

Bir anekdot anlatayım: Yukarıda bahsi geçen özel dönemin en kötü yılı diyebileceğimiz 1993 yılında Havana’da 4. Sao Paulo Konferansı gerçekleşiyor. Kübalılar konferans boyunca anlamak istemeyen “dostların” soru yağmuruna tutuluyor. Sorulardan kimisi çizmeyi epeyce aşan cinsten. Bunlardan biri “Küba bizim gençlik aşkımızdı ona ne yapıyorsunuz?” biçiminde. Soruya dönemin Dışişleri Bakanı Roberto Robayna dışarıdan bakanlara ders niteliğinde bir cevap veriyor. “Küba devriminin gençlik aşkınız olduğunu söylüyorsunuz, bu gerçekten etkileyici. Ama biz bir ötesini yaptık, biz devrimimizle evlendik ve hiç kimse Küba devrimine bizden daha fazla sahiplenme durumunda değildir.”

İşte bu romantik solcularla Küba’nın işi var. Yıllarca şu geyik döndü: Castro ölmeden Küba’ya gidin… Şimdi Castro yok bunun yerini ne alacak belli: Devrim bitmeden Küba’ya gidin. Bu düşüncede sizce de biraz bencillik kırıntıları yok mu? Devrim önemli bir kelime biliyoruz ama bazıları bu kelimeye içini doldurmadan romantik duygularla yaklaşıyor ve bencilleşiyor. İstiyor ki Küba hiç değişmesin. Kapitalizm çok kötü bir şey, girmesin Küba’ya. Girmesin hakikaten bu güzellikler sürsün ama siz orada yaşamıyorsunuz ki. Arada gidip birkaç gün kalıp dönüyorsunuz. Oysa halk ömrünü orada geçiriyor. Bırakalım kararı onlar versin. Bize saygı duymaktan başka bir şey düşmez. Umarız devrimin kazandırdıklarının kıymetini bilirler ve halkla birlikte bir orta yol bulup bu güzel rüyayı devam ettirirler. Çok isterim bunu ama kendileri için en doğrusunu kendileri bilir. Fazla da ahkam kesmemeli. Bakanın dediği gibi: hiçbirimiz bu devrimi onlardan daha fazla sahiplenme lüksüne sahip değiliz.

* * *

Şimdi… Devrim bitmeden Küba’ya gideceğiz madem…Biraz ipuçları ve öneriler paylaşalım:

Küba’ya ulaşım – Pasaport – Vize: THY Havana direkt uçuşu var ancak pahalı gelebilir. KLM, Air France gibi havayolları ile ucuza ama aktarmalı gidebilirsiniz… Yeşil pasaporta vize yok ama yine de giriş çıkışlarda görevli (visa?) diye sorabilir. Bana sordu örneğin çıkarken. Special Pasaport no visa filan diyerek geçiyorsunuz. Normal pasaportlar için vize az bir ücret karşılığı kolayca alınıyor. Aktarmalı uçuşlarda transit vize istenmemesi gerekiyor ancak teyit etmekte fayda var. Havana’da indiğinizde alandan çıkana kadar bagaj etiketini sökmeyin. Valizinizi arayabilirler. Eskiden ABD’ye girerken pasaportunuzdaki Küba damgası sorun oluyormuş. Artık böyle bir sorun yok ancak yine de damga istemiyorum derseniz bir kağıda basıp da verebiliyorlar söylemeniz yeterli. Bir de pasaport görevlisi size “Son birkaç ayda Afrika’ya girdiniz mi?” diye sorabilir. (Hastalık getirme ihtimalinize karşı) “No” deyip geçin… Havaalanında döviz de bozdurabilirsiniz ülkeye girmeden. Fazla bir fark yok şehirdekiyle. Bozdurmak için yanınıza Dolar değil Euro alın çünkü dolardan %10 komisyon kesiliyor.

Küba’da ulaşım: Çok alternatif var. Havaalanında zaten sizi hemen taksiler karşılıyor. Pazarlık etmek lazım. Bütün şehirler yürüyerek gezilebiliyor. Gidilemeyen yerler için otomobil taksiler yanında yazılarda bahsi geçen bici taksi, coco taksi gibi alternatifler var. Önerim yürüyerek gezmenizdir. Şehirler arası ulaşım için otobüsler var önceden rezervasyon yapmayı unutmamalı. İç hat uçuşu yapmanız gerekirse çakmaklar kabine alınmıyor. Sigara içenler için bu durum sonrasında kaos yaratabilir aklınızda olsun.

Küba’ya ne zaman gidilmeli ve iklim: Ağustos – Ekim arası fırtınalar oluyormuş. Ekim – Mayıs arası uygun. Ilıman iklim var yazlık kıyafetler alın ama illa ki kalın bir üst kıyafet ve bir pantolon olsun yanınızda. Mayo, terlik, peştamal üçlüsünü hatırlatayım. Ayağınızda rahat bir ayakkabı olsun. Şapka, Güneş gözlüğü ve yağmurluk da unutmayın.

Konaklama: Otel ve casa particular denen ev pansiyonları tercih edilebilir. Şahsen ev Pansiyonunu öneriyorum. Gitmeden internetten yer ayırtılabiliyor.

Yeme – İçme işleri: Asla aç kalmazsınız. Deniz ürünleri, tavuk, tropikal meyveler bolca var. Kırmızı et ise domuz hassasiyetiniz varsa istemeyin zira sanki sadece o var. Pizza, makarna filan bol. Sokaktan bir şeyler almaktan çekinmeyin. Görüntü içinizi açmasa bile rahatlıkla yiyebilirsiniz. Bizde kimse hasta olmadı. Koruyucu sağlığa verilen önemden olsa gerek yiyecekler sorunsuz. Başka arkadaşlarımdan da duymuştum benzer izlenimler. Tabi kahvaltı ve akşam yemeği için kaldığınız pansiyon da yardımcı oluyor. İçki seçenekleri de oldukça fazla. Devlete ait iki biraları var. Rom’dan yapılan yazılarda bahsi geçen kokteylleri ise bulduğunuz her fırsatta deneyin çünkü o kalitede bulamayacaksınız başka yerde. Ayrıca içebildiğiniz kadar taze meyve suyu için. Harika hepsi.

Küba’da alışveriş: Neler alabiliriz oradan?: Allah şu magnet denen şeyi icat edenden bin kere razı olsun. En pratik alışveriş. Onun dışında puro illa ki alacaksınız. Yazılarda bilgi vardı geçiyorum. Resim merakınız varsa çok seçenek var. Devrim’e ait poster, afiş, kartpostal vb. muhtelif hediyelikler. Kadınlar Alicia yüz kremi alabilir. Rom alabilirsiniz en kalitelisi burada ama bagajınızı kabine alacaksanız (sıvı kısıtlaması nedeniyle) hava alanındaki Free-shopdan alın. Fiyat farkı fazla değil. Bu arada kredi kartını unutun. Yetecek kadar nakit alın yanınıza ve onun üzerinden yapın hesabınızı. Kredi kartı Küba’da önerilmiyor.

Küba’ya Giderken Neler alalım peki?: Bolca kağıt mendil ve ıslak mendil, ufak sıvı sabun, priz dönüştürücü (elektriğin 110 V. olduğu bazı yerlerde gerekiyor), güneş kremi (nadiren gerekebilir), sinek kovucu sprey (bizim dolaştığımız yerlerde ihtiyaç olmadı gerçi), Sürekli kullandığınız ilaçlar yanında günlük hayatta kullanabileceğiniz diğer ilaçlarınızı alın. Kahvaltı’dan gün içinizde yemek için yanınıza bir şeyler alabilirsiniz. Bunları koymak için buzdolabı poşetlerinden olabilir. Küba’lı çocuklara dağıtmak üzere bolca kalem de aklınızda kalsın.

Maliyet: Bizim gezi maliyeti bir tane de iç hat dahil uçak, diğer bütün ulaşımlar, bütün konaklamalar ve her türlü yeme, içme, aldığımız hediyelikler hepsi dahil 5500 TL. oldu. Gruptakiler ortalama harcaması bu civarda. Turla gidilmesinden çok daha ucuz ve daha keyifli. Bir arkadaş grubuyla organizasyon yapabilirsiniz. Konaklama için “casaparticular” şehirler arası ulaşım için “viazul” internetten rezervasyon ve ön ödeme yapabilirsiniz. Küba uçak biletini ucuza alabilirseniz (ki en büyük harcama kalemi budur. Benim KLM’den aldığım bilet fiyatı 600 dolar civarındaydı.) otel yerine ev pansiyonu tercih etmek kaydıyla diğer harcamalarınız benzer olacaktır. Buradan bir hesap yapabilirsiniz.

Küba’da internet var mı?: Yok. Şaka yapıyorum var ama yok gibi aslında. Otellerde ücretsiz Wi-fi varmış diyorlar bilmiyorum. Onun dışında kartlar var bir saatlik. Onlardan satın alıyorsunuz. Üstündeki şifreyi giriyorsunuz. Şimdi internet alanı bulmanız lazım. Şehrin bazı yerlerinde bu kartla internete giriliyor. Her kart her yerde geçmiyor yalnız. Bu yerleri bulmak kolay. Ellerinde cep telefonu toplaşmış halde bir grup insan görürseniz bilin ki orası internet alanı. Şahsi görüşüm bu internet olayına fazla takılmamak. Gitmeden telefonunuza yer bulma programı (maps.me) ve Küba haritasını indirin. Bu program internet bağlantısı gerektirmiyor ve uydu aracılığı ile sizi istediğiniz yere götürüyor. Yeter ki nereye gideceğinizi bilin ve yazın.

Önerilerimizi de aldığımıza göre artık gidebiliriz. Gidelim gerçekten. Bu ülke iyi geliyor insana. Çok şey katıyor. Çok etkiliyor. Havana’da dolaşırken şöyle bir duygu hissettim. İstanbul en sevdiğim kenttir benim. Şu an ki kaotik durumuna rağmen öyle. Ayda bir gitmeye çalışıyorum. Her gittiğimde şöyle bir duygu oluyor. Trafik, arabalar, insanlar üstünüze üstünüze geliyor gibi bir his. Hafif tedirginlik oluyor çünkü çarpacak gibi geliyor sanki. Küba’da ise trafik, arabalar, insanlar size doğru gelirken bu tedirginliği hissetmiyorsunuz çünkü sarılacakmış gibi geliyorlar. Haliyle sizde kendinizi içine doğru rahatlıkla atıyor bulunduğunuz ortamla kaynaşıyorsunuz..

Çok uzattım biliyorum. Dokuz bölümdür devam eden notların sonunda gezi arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.. Harika bir ekiptik sağ olun var olun. Teşekkürler Hayati bu geziye katılmama vesile olduğun için ve çok teşekkürler Ahmet organizasyondaki emeklerin için.. Ve sizlere de teşekkür ediyorum bu uzun uzun yazıları sabırla okuduğunuz, değerli beğeni ve yorumlarınızı eksik etmediğiniz için.

Güzel bitirelim… Güzel bitirmek için edebiyat çok iyi bir seçenektir. Küba’nın en büyük ulusal kahramanı olarak yazılarda Jose Marti’yi okuduk, öğrendik ama onun iyi bir yazar ve şair olduğundan bahsetmedik. Örneğin dünyaca ünlü Guantanamera şarkısının sözleri onun bir şiirinden uyarlanmıştır. İşte notların sonunu onun başka bir şiiriyle bağlayalım istedim. Bu şiiri hem Castro hem de Che çok severlermiş. Ataol Behramoğlu çevirisiyle. Buyurun:

AYNI YALINLIKLA ÖLMEK İSTERİM

Aynı yalınlıkla ölmek isterim
Kırda bir çiçek gibi, sakin, gösterişsiz.
Mum yerine yıldızlar parlasın üstümde
Yeryüzü uzansın altımda sessiz.

Ben aydınlık ve özgürlük delisiyim
Varsın hainleri gizlesinler soğuk bir taş altında
Dürüstçe yaşadım ben, karşılığında
Yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim.

Aydınlık ve özgürlük delisi bu ülkeyle yeniden görüşene kadar: Adios KÜBA..

Fatih Şua Tapar

Dr Fatih Şua Tapar

Son not: Bu güzel yazıya ufak bir katkı da benden olsun. Küba’da çektiğim fotoğraflardan. (Üç güzel şarkı eşliğinde; Arielle Dombasle’den Besame Mucho, Bueno Vista Social Club’dan Chan Chan ve Hasta Siempre; Julio Cesar Barbosa yorumuyla…)